657: Ezberle gerçek arasında

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
30.04.2017
A+
A-

657sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılması düşünülen değişiklik, çeşitli basın yayın organlarında yer almaya başladı. Burada bazı işgüzar internet sitelerinin“Memura müjde !” başlığı attıktan sonra, iş güvencesinin artık olmayacağını aynı başlığın altına yazmalarını memurların zekâlarını küçümsemiyorlarsa eğer kötü espri yapmalarına bağlıyor ve onları geçiyorum. Ancak önemsediğim iki yazar konuya köşelerinde yer verdiler. Bu yazılardan birisi Atilla Yayla’ya diğeri ise Gülay Göktürk’e aitti.

Konu hakkında siyasilerin demeç ve açıklamalarını yine basından takip ettik. Neticede tüm yazılanlar, söylenenler bize 657 ‘de yapılacak değişikliğin iki temel gerekçesinin olduğunu gösteriyor.

İlki “verimlilik” ve “performans” gibi benim “uçucu” olarak adlandırdığım, ucu açık bırakıldığında netleştirmekten, tanımlamaktan çok belirsizleştiren iki kavrama yaslanıyor. İkinci gerekçe ise ilkine göre daha konjonktürel: Terör örgütleri ile ilintili görülen memurların memurluklarına son vermek.

İki gerekçe birbirinden farklı gibi gözükse de gerekçeleri ileri sürenlerin söylediklerine baktığımızda meselenin çözümü noktasında, dolayısıyla 657’nin aslında neresinin değişmesi gerektiği konusunda tam bir mutabakat içinde oldukları görülüyor. Bu iki bakışa göre de günah keçisi belli: İş güvencesi.

Gülay Göktürk geçen hafta “657’ye dokunmak…” başlıklı yazısında, 2004 yılında Devlet Personel Kanunu Tasarısı hazırlandığını hatırlattı. O günlerde tasarının ana hatları ile basına yansıyan kısmından söz ederek 657 sayılı kanunda öngörülen değişikliğin hedefinin ne olacağını işaret etti. 2 milyon memurun öngörülen değişiklik ile 1,5 milyonunun sözleşmeli hale gelebileceğini,  süreklilik arz eden kadrolu memur sayısının da 500 bin olabileceğini belirtti. Ancak “performans” ve “verimlilik” düşüklüğünün sistemin yapısal karakterini, işleyişini, organizasyonunu dikkate almaksızın nasıl olup da çalışanlara fatura edildiğini söylemedi. Gerekli bir reform olarak taltif ettiği muhtemel değişikliğin bir dirençle karşılaşmasının da muhtemel olduğunu belirten Göktürk, yazısının devamında bu durumu şöyle ifade ediyor:

“Devlette çalışmayı ömür boyu iş garantisi olmaktan çıkarmak; kapağı devlete attığı andan itibaren “Bundan sonra çalışsam da, yan gelip yatsam da, bu devlet bana bakacak” diye düşünen 1.5 milyon insana “Artık pabuç pahalı, verimsizleşirsen sözleşmen yenilenmeyecek ve kapı önüne konacaksın” demek kolay değildi.”

Köşesinde Bitlis Valisi Orhan Öztürk’ün mektubuna yer veren Atilla Yayla ise “Memurluk statüsü ve ülkenin geleceği” başlıklı yazısı ile konuya ilişkin görüşlerini Bitlis Valisi Orhan Öztürk’ün mektubu üzerinden okuyucusuyla paylaştı. Mektup dramatik bir coşkuyla “Evraka !” nidasıyla başlıyordu. Zira Bitlis Valisi Orhan Öztürk konuya şu cümlelerle giriş yapıyordu : “Memuriyete giren insanların 65 yaşına kadar risksiz, rekabetsiz ve güvenceli bir sistemde çalışması bu ülkenin anayasa sorunu kadar önemlidir. Ülkedeki bütün olumsuzlukların ana kaynağı, çok başarısız memurların dahi işten çıkartılmasını engelleyen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’dur. ”

Aileleriyle birlikte düşünüldüğünde yaklaşık 10 milyon insanın hayatını keskin bir biçimde değiştirecek bir düzenleme söz konusu ise böyle bir düzenlemeyi gerekçelendirmek durumunda olan insanların evvela ezberden kaçınması, yüzeysellikten sıyrılmaları icap eder. Maalesef konu ile ilgili görüş beyan edenlerde derinlikli bir çözümlemeden ziyade birtakım ezberlerin tekrarını görüyoruz. Daha kötüsü, insan doğasına kadar götürülebilecek negatif bir insan tanımının çalışma hayatının düzenlenmesine ilişkin önermenin temeli kılındığına şahit oluyoruz. İş güvencesinin mahzurlarını sıralarken güvenlik kaybının ve endişesinin yarattığı maliyetin konu dışı kılınması şaşırtıcı. Her gün yeniden başlamak ve kendisini yeniden ispatlamak zorunluluğunun, en iyi performansın belki bir adım sonraki başarısızlık ile hükümsüz kılınacağı bir iş sürecinin insan psikolojisinde, karakterinde ve insanın toplumsal ve kültürel dünyasındaki etkilerini hesap dışı tutmak ise  vahim!   

Çalışma hayatı, hayatın bütününden ayrı değil. Hayatımızın bütününde yer tutan önemli, esaslı bir parça. Çalışma hayatının niteliği sonuçları itibariyle toplumsal, kültürel alanın da dönüşümünde pay sahibi.  “Uzun vade yok !” anlayışının tahakkümü altında şekillenen bir iş hayatının çalışanlarından oluşan bir toplum, uzun vadeli hangi hedefleri önüne koyabilecek?  Bir işin tanımı, niteliği, yapılış biçimi toplumsal ve kültürel hayatın kodlarını da baskılama, değiştirip, dönüştürme gücüne sahip. Güvenin, sadakatin, bağlılığın ve sürekliliğin lanetlendiği bir iş hayatının çalışanları, her gün yüzlerine baktıkları çocuklarına, bu değerlerle ilgili ne söyleyecekler?  Kurumların parçalandığı, işin parçalandığı, zamanın ve mekânın parçalandığı bir iş hayatının çalışanları, toplum olarak neyi, ne kadar bir arada “bir” ve “bütün” halde muhafaza edebilecekler? İşteki performans ve verimliliği arttırmak hayatın bütününde aradığımız performans ve verimlilikten sıyrıldığında, etik değerler ile davranışlar arasındaki kopuşa benzer bir ikilem ile karşı karşıya kalırız. Kendisini işe ve işteki performansa, verimliliğe hasretmiş bir bakış sadece eksik kalmaya değil bir noktadan sonra gaddarlaşmaya da mahkûm hale gelir.    

Weber’in “demir kafes” olarak adlandırdığı bürokrasinin bugüne kadar ne türden olumsuzlukları önümüze çıkardığını biliyoruz. Sadece biz değil, dünya öğrendi. Ancak “demir kafes” in kırılmasından sonra bizleri bekleyen yeni kafeslerin varlığını da biliyor hatta acı bir biçimde tecrübe ediyoruz. Dolayısıyla bir noktadan ayrılışın, terk edilişin müjdesi, refah ve selamet dolu bir varış vaat etmiyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.