Özgür Eğitim-Sen

Ali Aydın Eğitim ve Kültür Hayatımızdaki Kifayetsizliği Yazdı

10.05.2017
A+
A-
Ali Aydın Eğitim ve Kültür Hayatımızdaki Kifayetsizliği Yazdı

Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Ali Aydın bugün Milat Gazetesi’nde çok konuşulacak bir yazı kaleme aldı. Eğitim ve kültür hayatımızdaki kifayetsizliğe vurgu yapan Aydın’ın çözüm bekleyen sorunlara ilişkin ise  her kesime yönelik mesajları vardı.

 

Milli Kültür Şurası’nın açılış oturumunda Alev Alatlı konuşmasına bir durum tespiti yaparak başlamıştı. Türkiye’de gündem maddesi olarak esamisi okunmasa da şu an dünyada yeni teknolojiler, nano teknoloji;  sibernetikten genetiğe, dronelardan cyborglere uzanan bir dizi üretimin insan ve insanlığın birikimi üzerinde yaratacakları değişikliklerin tartışıldığından bahsetmişti. Bu tartışmaya bîhaber kalarak kültürü konuşmak abesti kuşkusuz ve Türkiye’deki fikrî ve düşünsel sefalet Alatlı’yı oturumun ilk konuşmacısı olarak kendisine verilen söz hakkını bu abesliği teşhir ederek kullanmaya zorladı. Alev Alatlı tıpkı eğitim gibi kültür alanında da reçeteye yazılacak ‘hapı’ iştahla bekleyenler varsa diye de Albert Einstein’ın zamana ve zemine dayanaklı şu cümlesini aktardı: “Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz!”

 

Bu cümle en çok da bizim için bir davet gibi duruyor.  200 yıl önce Modernleşme ve kalkınma isimli trene atlamış bir toplumuz.   İstasyona koşar adımlarla girip trene son anda binen bu telaşede trenin hangi istikamete gittiğine dikkat etmediği için yanlış trene bindiğini iş işten geçtikten sonra anlayan yolcular gibiyiz. Batı bizden farklı olarak o trenin varacağı yeri sonuna giderek gördü. Kendi toplumları için kazılmış mezarlar buldu orada. Jean Baudrillard Batı toplumlarının gömülü olduğu mezarları  kendine has anlatımıyla tasvir eder.  

 

Epey bir zamandır eğitim sistemi üzerine yazılar yazıyorum ve sistemin modern dönemde kazandığı yeni karakter ile sakat doğduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hem öğrenciler hem de öğretmenler açısından çekilecek çile, taşınacak yük halini alan bu düzeneği ısrarla teşhir etmeye yönelik eleştiriler yapıyorum. Bu eleştirilerin ‘evcilleştirilmiş eleştiri’ olmadıklarının farkındayım. Sistemi hipnozla görünmez kılarak öğrenciye ve öğretmene sistemi değiştirmek yerine onun olumsuz etkilerini en aza nasıl indirebileceklerine dair haplar verip maruz bırakıldıklarının şokunu üzerlerinden atamayan insanlara kültür merkezlerinde damardan enjeksiyon yapmak benim işim değil! Tüm o sahne seanslarının sorunumuzla yüzleşeceğimiz anı tehir etmekten öte bir işlevini de görmedim şu ana kadar.

 

Son iki yazım öğrenci ve öğretmen mutsuzluğu üzerineydi. Sır, değildi. Hiçbir araştırma verisi olmasa bile kişisel gözlemimiz ve deneyimimiz üzerinden bu mutsuzluğun resmini çizebilirdik hepimiz. Her iki yazıyı da okuyan bir dostumuz, yazıları okuduktan sonra umutsuzluğunun arttığını belirttikten sonra “Peki, çözüm ne?”, diye sordu.

 

Eğer bir yerde eleştiri varsa, Abdulbaki Değer’in geçen hafta ifade ettiği gibi mevcuda razı olan değil “mevcudu inşa vizyonuyla didikleyecek nazarlar” varsa, orada umutsuzluk değil umut vardır. Bu yönüyle umut, çocuk bedenlerinin dahi güvenliğe muhtaç olduğu, insan onuru ve haysiyetinin ayaklar altına alındığı, dünya nüfusunun küçük bir azınlığın refahı için köleleştirildiği, sosyal, siyasal, ekonomik yönleriyle maruz bırakıldığımız, kurumları eliyle kuşatıldığımız mevcuda karşı yükseltilen itiraz ve eleştiri ile mukayyettir. Umutsuzluk suskunluğun ve teslimiyetin toprağında boy verir. Mevcuda razı gelmeyip eleştirel bir bilinçle, insan hak ve onuruna yakışanın peşinde olduğumuz noktada umutlu olunabilir ancak. Bu nedenle mevcut eğitim sistemini bağlı bulunduğu egemen üst sistemle rabıtasını kurarak eleştirmek ve eleştirimizi kafese koyup evcilleştirmek isteyenlere yüz vermeden bunu yapabilmek umut için az bir emek olarak görülmemeli.

 

Öte yandan belki soruda da bir yanlışlık var!

 

Neden çözümler değil de çözüm?

 

Mevcut sistem kendisini 20 milyon öğrenci için bir çözüm olarak sunuyor. Sonuç ortada!

 

Bir düşünelim, 20 milyon! Bu 20 milyon öğrencinin mizaç ve karakterleri, ilgi ve yetenekleri, geldikleri aile ve aidiyet kurdukları kültür ve inanç evrenleri, sosyo-ekonomik durumları…. Liste uzar… Ama düşünün bu 20 milyon ne kadar farklıdır değil mi birbirlerinden? Ve biz bu 20 milyon çeşitliliğimiz için tek bir çözümü dayatıyoruz. Oysaki çözüm değil çözümler olmalı. Bunlar mutlaka doğru olacak, istek ve beklentilerimizi tam manasıyla karşılayacak diye bir şey yok. Yeter ki arayışın olsun, çözümler çıkar! Ve bunlar ezelden ebede taşınacak kutsal şifreler filan da değildirler. Arzu edildiği takdirde bırakılır daha iyi olduğu düşünülen ile değiştirilebilirler.  

 

Bir şeylerin yapılmasının yöntemi bir kurumla çok derinden ilişkilendirilirse artık hangisinin önce geldiğini bilemeyiz. Bu durumda o kurumu değiştirmek ve hatta kurumun amaçlarını gerçekleştirmesi için alternatif metotlar tasavvur etmek güçleşir. Bu nedenle tekniklerimizin nereden geldiğini ve neye yaradığını öğrenmemiz gereklidir, diyor iletişim bilimci Neil Postman.

 

Tasavvur konusunda yaşadığımız felç teşhis edeceğimiz, tedaviye muhtaç en büyük hastalığımız.

 

Biz eğitimi, kültürü Bakanlık tasarrufları ile uzayan kısalan bir şey sanıyoruz hâlâ!

 

Yüzbinlerce üyesi olan eğitim sendikaları ‘öğretmenler mutsuz’ başlığını duyunca öğretmenin o ay kilosu 6 lira olan patlıcanı manavdan alamadığını sanıyor.

 

Düzey bu! Seviye bu!

 

T.S. Eliot şiirin asıl amacının okuyucuyu sakinleştirmek ve onun zihnini oyalamak olduğunu söyler. Şiirin okuyucuya yaptığı şey bir hırsızın bekçi köpeğine verilmek üzere yanında her zaman bir parça et bulundurmasına benzer, der yukarıda alıntıladığım Postman. Eğitimcilerin, sendikacıların, müteşebbislerin, dindar kitlelere seslenen kanaat önderlerinin ve siyasetçilerin pratik sorunlarla meşgul olması sahibinin evi hırsızlarca talan edilirken bekçi köpeğinin huzur içinde o bir parça eti yemesi gibidir diye de ekler.

 

Zihnimizi oyalayan ve sorunumuzla yüzleşmemizi geciktiren herkesi/her şeyi aştığımız yerde bizi bekleyen çözümlerle karşılaşmayı umabiliriz. Umut, biraz da hak etmektir!

 

Hak ediyor muyuz sizce? 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.