“Bana bu mesele zordur demeyin, zor olmasaydı mesele olmazdı”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
01.09.2017
A+
A-

7 Haziran sonrası siyasetin girdiği türbülans devam ediyor. Koalisyon ihtimallerinin zor, olası bir erken seçimin belirsiz olması bizi ciddi bir tıkanıklık ile karşı karşıya getirmekte. Bölgesel gelişmelerin de baskıladığı süreç içerideki siyasal belirsizlikle bütünleşince atmosferin kasveti şiddetleniyor. Kasvetli hava nasıl dağıtılacak, hangi aktörler rol üstlenecek? Ve bu sosyal-siyasal konjonktürde seçmenin verdiği ileri sürülen şifreli mesaj “uzlaşı” nasıl hayata geçirilecek, hangi konu başlıkları üzerinde “uzlaşı” sağlanacak? “Uzlaşı” şeklinde dile getirilen şifreli mesaj iki ayrı dünyayı temsil eden unsurun birlikte iş görmesini mi dile getirmekte yoksa ayrı dünyaların-politik tahayyüllerin birbirleriyle olan ilişkilerinin farklı bir formatta hayata geçirilmesini mi ima etmektedir? “Uzlaşı” diskuru siyasi çözümlemeleri zıt olan unsurların “esasta-içerikte” birleşmelerini mi yoksa “usulde” bir oydaşma yapmalarını mı dile getirmektedir? Veya ihtilaflı alanların paranteze alınarak müştereklerin ön plana çıktığı ihtiyatlı bir pozisyonda mı “uzlaşı” sağlanacak? Sosyal-siyasal hadiselerin özellikle Türkiye gibi sistemin yerleşik hale gelmediği, temel problem alanlarının çözüme kavuşturulamadığı bir toplumda lokal müşterek alanlar gerçekten mümkün mü? Örneğin Çözüm süreci Yeni Anayasa arayışından bağımsız olarak ele alınabilir mi? Ekonomik politikalar sosyal politikalardan ayrı olarak temellendirilebilir mi? Dış politika iç politikadan ne kadar ayrık olarak ele alınabilecek?

Sorun, Türkiye’de problem alanları üzerinde bir uzlaşının olmaması meselesi değil? Sorun tam tersine herkesin kabul ettiği müşterek sorun alanlarının nasıl çözüleceği? Sorun, Türkiye’de Kürt meselesinin mesele olup olmadığı değil, bu meselenin nasıl çözüme kavuşturulacağı, nasıl ele alınacağı? Sorun, Yeni Anayasa’nın gerekli olup olmadığı konusunda ihtilaf değil, Yeni Anayasa’nın hangi yaklaşımla, hangi parametrelerle, hangi kodlarla şekillendirileceğinde? Bunun yanında Türkiye siyasetinin genetiğinden mülhem kendini dayatan, ötekini yok sayan, politikaları sorgulamaktan ziyade aktörün ontolojisini hedef alan “güvenlikçi” bakış eklendiğinde aşmaya çalıştığımız krizin zorluğu, derinliği ve karmaşıklığı ortaya çıkıyor.

Birincisi ve belki de en önemlisi gerilim ve çatışmalı siyasetin tıkandığını görmek gerekiyor. Ancak eşanlı olarak şunu da eklemek kaydıyla; gerilim ve çatışmalı siyaseti mümkün hatta işlevsel kılan bir sosyal-siyasal gerçeklik var. İkincisi “uzlaşı” etiketine eşlik eden bir kafa karışıklığı durumu var. Seçim sonuçlarının zorunlu kıldığı koalisyon durumunu siyasal olarak zorlaştıran bir kombinasyon var. Türkiye siyasetinin kaç koldan parçalandığının belki de en somut görüntüsünü bu seçimlerle görmüş olduk. Zira politik çözümlemeleri yakın olanlar siyasal gelenekleri itibariyle karşıt(AK Parti-HDP), sosyal-kültürel angajmanları ile yakın olanlar politik tasavvurları itibariyle uzak(Ak Parti-MHP), bir de hem politik hem de kültürel aidiyetleri itibariyle benzemezler (Ak Parti-CHP) söz konusu. Üçüncüsü güncel politik hafıza ve konumlanışla beraber “uzlaşı” muştusunun esasta mı yoksa usulde mi olacağının açığa kavuşturulması gerekiyor. Dördüncüsü ortada bir tablo ve bu tablodan bir yapının inşa edilmesi zarureti var. Ya koalisyon veya erken seçim.

Yukarıda belirttiğim gibi koalisyon seçeneği zor, erken seçim ise eldeki tabloyu kuvvetle muhtemel yeniden ortaya çıkaracağa benziyor. O zaman gerçekten de çıkış nasıl olacak, her aktör kendini muhafaza ederek ötekini nasıl dönüştürecek, tüm aktörler blok halinde bir potada nasıl eriyecek? Kırmızı çizgilerden, şartlardan, olmazsa olmazlardan geçilmiyor? Seçim sürecinde ve sonrasında hangi karşıtlıklardan, korkulardan, kaygılardan, kin, nefret ve intikam kuyularından sondajlar yapılıp politik dile tercümeler yapıldığını biliyoruz. Tüm bu korku, kaygı, kin, nefret ve intikam duygularının salt politik enstrüman olarak değil sınıfsal, kültürel bir sosyolojiye yaslandığını da kabul ettiğimizde işimizin ne kadar zor olacağını görüyoruz.

Bu açıdan özellikle koalisyon görüşmelerinden başlayarak gerilimli-çatışmalı siyasal atmosferi periyodik olarak normalleştirecek bir dile ihtiyaç var. İkincisi “uzlaşı” üzerinden dile getirilen oydaşma arayışının Mouffe’un dile getirdiği gibi, “siyaset, özellikle de demokratik siyaset, çatışma ve bölünmenin üstesinden hiçbir zaman gelemez. Demokratik siyasete özgü olan şey, biz/onlar karşıtlığının üstesinden gelinmesi değil, bu ayrımın farklı bir biçimde çizilmesidir” düzlemine kaydırılmasında zaruret var. Üçüncüsü yaslandıkları tabanın duygu dünyasının tahrik edilmesine yaslanan negatif söylem yerine toplumsal yönelime, zamanın ruhuna, tarih ve kültürün işlevsel kodlarına yaslanan pozitif-yapıcı bir söyleme ihtiyaç var.

Pozisyonu koruma, tahkim etme, cepheyi sıklaştırma değil, bölgesel gelişmelerin de baskıladığı bir süreçte özgüvenli-rasyonel ve şüphesiz hak ve hürriyetleri önceleyen en azından ”uzlaşı” düzlemini buralara kaydıran samimi bir çabaya ihtiyaç var. Türkiye’nin tarihsel serencamı ve sosyolojik mobilizasyonu en azından bu vasatı mümkün kılacak üçte ikilik bir yapıcı-pozitif bir kitlenin ikna edilmeyi, arzu ve beklentileriyle yönetilmeyi talep ettiğini gösteriyor. Maharet buna talip olmakta değil aynı zamanda bunu mümkün kılacak bir söylem ve eylemlilik inşa edebilmekte. Mesele gerçekten de zor ama Mareşal Foch’un dediği gibi “… zor olmasaydı mesele olmazdı.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.