“Baskıcı dün ile arzulanan yarın arasında Sendikacılık”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
24.10.2017
A+
A-

Geçenlerde yapılan DİSK Genel Kurulu politik ahvalimizi yansıtsa da temelde sendikal yapılanmamıza ve bu yapılanmanın tarihsel olarak ne tür manipülatif ilişkilerde kullanıldığına ilişkin boyutuyla irdelenmeyi hak ediyor. Sendikal hareketlerin Türkiye özelinde siyasal angajmandan ve egemen güç ilişkilerinin yedeğinden çıkamayışının belki de en tipik göstergesi 28 Şubat sürecindeki “silahsız kuvvetler”in başat unsurları olan “beşli çete” pratiğiydi. Genel Kurul’da da nihayetinde ilgili pratiğin bir devamına şahit olduk. Özellikle Türkiye’nin parsellenmiş siyasal-kültürel atmosferinde alternatif seçeneklere muhtaç olduğu süreçte bu olay vesilesiyle sendikal mücadeleye ve bu mücadelenin oturduğu artalana bakmakta fayda var.

Siyasal Sistem

Vesayet sistemi periferinin merkeze yönelik sosyolojik ve siyasal hareketlenmesiyle çözüldü. Devlet-toplum ilişkisinde vasilik ilişkisi kuran, toplumu kendi rasyonalitesinde konumlandıran, politik tahayyülleri doğrultusunda biçimlendiren katı “ulus devlet” sistematiği aşındı. Kaba hak ihlalleri olan işkence, baskı, görmezden gelme, gayrı meşrulaştırma girişimleri küreselleşme dalgasında ve post modern dünyanın atmosferine akamete uğradı. Yerel unsurların gün yüzüne çıktığı, kimlik siyasetinin popülerleştiği bu kritik eşikte, baskıcı dün ile arzu edilen yarın arasında toplumu-devleti “araf”a sıkıştırmış şekilde yol alıyoruz. Yoğun bir enformasyona ve ilişkiye tabi tutulduğumuz ve özgürlük, adalet gibi kavramları dile getirdiğimiz süreç aynı zamanda en çok içe kapandığımız, kendimize gömüldüğümüz dolayısıyla ötekine duyarsızlaştığımız garip bir pratiği de besliyor. Bu açıdan önümüzdeki süreçte hem ülke içi vaziyet hem bölgesel ve küresel konjonktür tarafından tahrik edilip kundaklanan bu kırılgan, gerilimli ve kutuplaştırıcı ortamın sağaltılması aciliyet arzediyor. 

Toplumsal kesimlerin ekonomik-kültürel ve siyasal eşitlenme taleplerinin belirli düzeyde karşılık bulduğu ancak sistemik bir hüviyete evrilmediği dikkate alındığında “ötekileştirilmiş kesimlerin” sorunlarına duyarlılık göstermesi ve ilgili olduğu alanın hak-adalet ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılandırılması için mücadele vermesi gereken Sendikaların siyasal aktörlerin yedeğinde gönüllü taşeronluğa soyunması Sendikal mücadelenin çileli tarihine hakaret olduğu gibi işlevsiz statükoya cansuyu taşımaktır. Özellikle kaba hak ihlallerinin görece aşıldığı bir eşikte kullanılacak dilin ve söylemin daha rafine olma ve herkesçe içselleştirilen pratikleri kurcalama, eleştirme ve inşa edilecek olanın koordinatlarını çizme zarureti söz konusu iken.

Ekonomik Düzlem

Belirgin bir siyasal konumlanışın dolayısıyla öncelik ve tercihin söz konusu olduğu ekonomik düzeyi çalışanlar başta olmak üzere tüm ülkenin ortak yararı ve esenliği üzerinden ele almak, gerekli düzenlemelerin, iyileştirmelerin gerçekleştirilmesi için kamuoyunu bilgilendirmek ve siyaseti baskılamak görevi önümüzdedir. 

Ekonomik alanda yürütülecek siyasaların “adalet, ahlak” ilkelerini gözetecek şekilde “kayırmacılığa, yolsuzluğa, istismara ve ranta” mahal vermeyerek ve önemlisi ülkenin hiçbir ferdini namerde muhtaç etmeyecek bir ekonomi-politiğin hayata geçirilmesini önceleyen ilkesel mücadeleye ihtiyaç var. Siyasal yakınlıkları kamu çalışanlarının manipülasyonuna vardırtmamak, kamu sahasını ikbal alanına çevirtmemek ve bitmez-tükenmez bir çabayla sistemin “açık, şeffaf, öngörülebilir” şekilde temel yönetim ilkelerine uygun yeniden yapılanmasına ihtiyaç var.

Klasik Sendikacılığın Krizi

Sanayi döneminin zorlu koşullarında adil, ahlaki bir paylaşım mücadelesinin örgütlenmesi olan sendikal hareketler, gerek çalışma koşullarının insandışılığını gerekse de paylaşımdaki derin adaletsizliklerin törpülenmesi ve insanileşmesi anlamında inkâr edilemez katkılar sağlamıştır. Çalışanların bugün tartışma kabul etmeyen pek çok kazanımı bu zorlu mücadelenin ağır bedelleri üzerine inşa edilmiştir. Sosyal-siyasal ve ekonomik alandaki büyük dönüşüm şüphesiz hem kazanımların muhafazası hem de oluşan yeni adaletsizliklerin, hak ve özgürlük kayıplarının telafi edilmesi için kesintisiz bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Söz konusu alanlarda yaşanan büyük dönüşümler sadece çalışanların ve toplumun mücadele şeklini değil aynı zamanda söz konusu mücadeleyi vermek üzere örgütlenmiş yapıların sistematiğine de basınç uygulayarak onları dönüşüme zorlamaktadır.

Dolayısıyla süreç bir taraftan statükoları ve bu statükoların direnç odaklarını yapıbozuma uğratırken aynı zamanda günün ve geleceğin talep ve beklentileri doğrultusunda her yapının kendisini yeniden üretmesini de zorunlu kılıyor. Tam da bu kertede küreselliğin her şeyi abartılı şekilde birbirine bağladığı, eş anlı olarak yerellikler üzerinden birbirine karşı konumlandırdığı, siyasalın özel olana kadar alan genişlettiği, genetik uzviyetlerden-ünsiyetlerden sosyal kültürel kimliklerimize uzanan geniş bir fetişleştirme alanı karşısında çare olarak dünün kurumlarını ileri sürmek, tortulaşan bu yapılardan medet ummak beklenemez. Yeni süreç, yenilenmeyi zorunlu kılarken geçmiş tecrübenin günümüze ve geleceğimize ipotek koymasına karşı dikkatli olarak söz konusu tecrübeyi rafine şekilde damıtarak günümüzü ve geleceğimizi taşıyabilecek harca dönüştürmek görevi var.

Sendikacılıkta Yeni Dönem

Tartışmaları lokal ve yüzeysel bir şekilde ele alan ve kör bir geleneğin muhafızlığını yapmak yerine ısrarla alanın sistematiğini, ontolojisini tartışmaya açmak, herhangi bir fanatizme kapılmadan toplumun çoğul yapısını dikkate alarak toplumsal taleplerdeki çeşitliliğe ön açmak, farklı ve özgün arayışlara yol açmak gerekiyor. Küreselleşme, post modernlik, ulus devletlerin aşınması, yerel-etnik ve mezhebi kimliklerin yanı sıra çevre, kadın gibi kimlik eksenli yeni siyaset alanlarının ve şüphesiz dur durak tanımayan yeni kapitalist kültürün yarattığı erozyonu tartışmaya açmak ve Türkiye’nin mahkûm kaldığı “onarma-gedik kapama siyasetinin” payandası olmaktan vazgeçmek icap ediyor. Bu nedenle de yeni sürece hazırlıksız yakalanan pek çok kesim, kendisini var kılan koşulları tüketmiş, söylemlerinin içeriğini boşaltmıştır. Geldiğimiz aşamada buralardan hayat devşiren örgütlenmeler anakronikleşmiş, anlamsızlaşmıştır. 

Çoğulculaşan, hak ve talepler düzeyi artmış toplumsal yapıyla mütenasip bir siyasal sistemin ve şüphesiz örgütlenmelerin yeniden içeriklendirilmesi vazifesi karşımızda duruyor. Bu durum sorunları yapısal olarak ele almayı icbar eden bir vukufiyeti zorunlu kılıyor. Özellikle siyasal gerilimde paralize olmanın yarattığı angajmanlardan bir an önce sıyrılıp kendi gündemlerine, talep ve beklentilerine dönük bir söylem ve eylemin inşa edilmesi zorunluluğu var. Zorunluluk görmezden gelindiği sürece “sosyal fosil” halini almış pek örgütlenmenin günümüze ve geleceğimize kastedecek şekilde rol çalmasına ve kendisi olmak üzere hepimizi kasvetli düne prangalamasına katlanacağız ve DİSK’in Genel Kurulları’nda yarınlarımızı inşa edecek derin arayışlar yerine “katil devlet” sloganları yankılanacak.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.