Ben siyaset bilimi hocasıyım!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
31.12.2017
A+
A-

1 Kasım seçimlerinin hemen öncesinde Koray Çalışkan, ekranlardan Ak Parti‘nin yüzde 47 oy alacağını bulgulayan araştırmacıya kendinden emin şekilde meydan okuyordu: “Biz bunun metodolojisini öğreten insanlarız. Ben siyaset bilimciyim. Ben araştırmacıyım. AKP’nin yüzde 47 alma gibi bir imkânı yok. Hadi çıksın Adil Gür benimle televizyona, eğer onun dediği gibi çıkmazsa o artık araştırmacılığı bıraksın. Çıkarsa ben akademisyenliği bırakacağım. Birinci parti yüzde 47`yi bırak ona yaklaşamaz bile! Yüzde 40 oy alsalar zil takıp oynayacaklar”

15 Temmuz kalkışmasından  bir ay önce Osman Özsoy ise yine ekranlardan olası bir darbe durumunda toplumsal tepkiye ilişkin aynı eminlikle şunları söylüyordu: “Bensiyaset bilimi profesörüyüm ya. Altyazı geçin televizyon kanallarında ‘yarın sokağa çıkma yasağı var’ diye bakın sokağa çıkıyorlar mı? Bütün darbeler Cuma günü oluyor. Hocaların evleri cami avlusundadır, namaza bile geçmezler korkularından. Türkiyede insanların demokrasiye sahip çıkmak gibi falan bir refleksi yok. Bunlar kuru kalabalıklar. Bir tane sağcı aydın bile çıkmayacaktır bak”

Bu iki “kargadan başka kuş tanımaz” siyaset bilimcinin bahtsızlığı, kontrol etmekte zorlandıkları politik arzularını “bilim, metodoloji” vs. gibi geçer akçelerle kamufle ederek oluşturdukları iddia ve önermelerin bilfiil hayat tarafından ve kısa bir süre aralığında yanlışlanmasından geliyor. Karşı bir tez, bir akıl yürütme veya farklı bir paradigma üzerinden gelse cevap belki bir kaçış, bir karşı koyuş, bir tevil imkanı doğabilirdi. Lakin cevabı hayat verince sözler tükendi, kaçış ve karşı çıkış yolları kapandı. Apaçık gerçek ortaya serilince tevile, tefsire ihtiyaç kalmadı.

“Büyük lokma ye, büyük söz söyleme” diyor atalarımız. Biraz haddini bilmek, biraz bilimsel şüpheciliği elde tutmak, kibirden arınmak ve duygusal kabarmalara, ideolojik-politik ayartmalara mesafe koymak zaten bilim denilen etkinliğin elifbası hükmünde. Ondan sonra araştırma, inceleme, okumalar, çapraz okumalar hatta interdisipliner okumalarla yılmadan, usanmadan, kılı kırk yararcasına yol almak geliyor. Artık neye karşılık geldiği ölçülemeyen akademik payeden ivme alarak fütursuzca esip gürlemek bizi hakikate değil şarlatanlığa, anlamaya değil kaba bir pozitivizme, mevcuda ve geleceğe ilişkin öngörülere değil uçuk ve ucuz bir fanatizme ve fanteziye mahkûmiyete götürebilir ancak. Cemil Meriç “fildişi kule” için “dâvâsız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi. Ama her mücahîd o tekkede silah kuşanır. Bir zindandeğil, bir liman” tanımlaması yapmıştı. Genelde akademisyenler ve entelektüeller için yalıtık bir mekân iması barındıran “fildişi kule”, esas itibariyle bugün metruk bir harabeden ve hayalden başka bir şey değil. Meczuplar, miskinler, silah kuşanmak isteyen mücahidler “fildişi kule” yerine çoktandır ideolojik-politik sloganlarına, müntesiplerinin kör inançlarına sadakatle sarılmayı marifet sayıyorlar. Bu sadece bahtsız iki “Siyaset Bilimcinin” kaderi değil akademinin genel ahvalidir artık. Diğerlerinin şansı öne sürdükleri iddia ve önermelerin kısa süre zarfında hayatın sillesini yememiş olmasıdır. Yoksa tarihe, topluma, siyasete, insana dair söylediklerinin bugünümüze ve yarınımıza ışık tutan, onu inşa eden bir seviyede olmasından kaynaklanmıyor.

Yaşadığımız 15 Temmuz kalkışmasının aktörleri, kahir ekseriyetle bu memleketin rahle-i tedrisatının en üst basamaklarını tırmanmış, en güzide okullarında mürekkep yalamış, şaşalı koltuklarını doldurmuş insanlarıydı. Gönderebileceğimiz daha iyi bir mektep, tahsis edebileceğimiz daha iyi bir makam, verebileceğimiz daha yüksek bir paye kalmamıştı.Türkiyenin siyasi genetiğine kanser hücresi gibi yerleşen otoriter zihniyete büyülü bir sos ekleyen bu yapının müntesipleri, destekçileri ve karşıtları temelde bir farklılığa işaret etmiyorlar. Tekçi bir anlayış, taktik icabı kullanışlı bir susturucuyamermi olarak yerleştirilen “hoşgörü, birliktelik, çoğulculuk” kavramları üzerinden ötekini yok sayan, dışlayan, gayrı meşru gören bir tarz egemen. Bunu aşacak toplumu tarihiyle, kültür birikimiyle, medeniyet havzasıyla buluşturacak, içinde bulunduğu açmazları giderecek ve yarınlarına inşasına yol verecek ve toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, gözeten ve onları “emin” kılan bir müzakere ve mücadeleden yoksunuz. Bu müzakereye ve mücadeleye öncülük etmesi, derinleştirmesi gereken akademi milletin basiretinden, ferasetinden fersah fersah gerilerde.

Ziya Gökalp yüzyıl önce “mektep ve medrese milletin ahlakını bozuyor” dediğinde bir açıdan da bu öncülerin toplum ile yabancılaşmışlıklarına vurgu yapıyordu. Bugün ise cemaatleri ile kaynaşan, onların içerisinde eriyip silikleşen dolayısıyla ona ses ve nefes olmaktan ziyade onu mevcut haliyle yansıtmayı marifet sayan nevzuhur bir aydın-akademisyen tipolojisi çıktı. Bu artık hayata ilişkin ufuk açan çalışmalarıyla tebarüz eden bir sınıfı değil, kendi fantezi dünyasını gerçek zanneden, gerçeklikten politik tahayyülerine uyum bekleyen post-modern bir Don Kişot’luktur. Nitekim akademinin hazin hali 15 Temmuz darbesiyle bir kez daha açığa çıkmıştır. Millete kasteden kalkışmanın gönüllü ve gönülsüz destekçileri sessizlik ve itibarsızlaştırma  arasında pespayeliklerini önümüze sererken, kalkışmaya karşı çıkanlar ise kırk yıllık bir sosyal örgütün şifrelerini geçirdikleri bir iç aydınlanmayla 16 Temmuz günü yapmaya başladılar. Millet canıyla hüküm ihdas etti akademi hükme gerekçe yazmakla meşgul şimdi. Allah’tan yüzümüze bakıp “ben Siyaset Bilimi hocasıyım” diyen yok henüz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.