BİR TARZ-I SİYASET OLARAK ULUSALCILIK

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
24.12.2016
A+
A-

Kürt meselesine ilişkin Hükümetin attığı adımların canlandırdığı tartışma ortamı CHP’li Birgül Ayman GÜLER’in Meclisteki sözleri ile iyice alevlendi. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin merkez olduğu bu meseleler, hiç şüphesiz verili sosyal-siyasal bir ortamda cereyan etmektedir. Tarih ve toplumdan, toplumsal ilişki ve siyasal gelişmelerden bağımsız steril bir mekansal ölçekte yürütülen fantastik bir konuyu tartışmıyoruz.

Kabaca iki yüz yıldır devam ede gelen vatandaşlık kurgusunun nasıllığı etrafında şekillenen tartışma, ilgili tarafların taleplerine odaklanma gereğini lüzumsuz gören baskın bir konumlanışın belirleyiciliğinde yol almaktadır. Sancılı tarihsel arka planıyla günümüze gelen tartışma belirli bir zaman diliminde birtakım mülahazalarla verilmiş bir cevabın parantezinde süresiz olarak çözülmüş varsayılamayacağı gibi böyle bir iddia-inanç ve beklentide gerçeklikten kopuk hayalci bir romantizmdir. Tarihin belirli bir döneminde oluşan koşullar içerisinde şekillenmiş siyasal aklın ileri sürmüş olduğu çözümleme, yaşama geçirildiği günden itibaren kutsiyet halelerine büründürülerek devletin bekasına endekslenmiştir. Çözümlemenin varlığı ile devletin varlığı arasında kurulan doğrusal ilişki sistemin yapılanmasının ana karakterini şekillendirmiştir. Üretilen siyaset tarih ve toplumdan bağımsızlaştırılarak tartışma alanının dışında devlet yapılanmasının en önemli ön kabullerinden birisine dönüştürülmüştür. Uygulamaya konulan bu siyasete ilişkin en ufak tereddüt, devletin varlığına yöneltilmiş hain bir saldırı olarak değerlendirilmiştir. Ülkede yaşanan pek çok köklü değişime rağmen bu çözümlemenin geriletilmesi karşısında direnç gösteren pek çok kişi, kurum göze çarpmaktadır. Devletin yapısal alanlarına ilişkin hiçbir çözümlemeyi kendi çözümlemesi ile eş statüde görmeyen bu yaklaşımlar, belirtildiği gibi bu yöndeki her girişimi doğrudan devletin ontolojisine bağlamakta büyük bir hüner göstermektedirler. Uzun yıllar sistemin yapılanması içerisinde baskılanan, dışlanan, hor görülen, çeşitli baskı ve oyunlarla merkeze alınmayan ve merkezde kurulmuş iktidar mekanizmalarında yer verilmeyen kesimlerin feryatlarını, yıllarca nefesleri kesilmiş kesimlerin acı çığlıklarını, karşılanması gereken masum talepler olarak görmek yerine kendi varlığına dönük bir meydan okuma olarak görme eğilimindedir. Toplumun etnik, dinsel ya da kimlik temelli hak ve adalet taleplerini, el çabukluğuna dayanan bir okuma ile uluslararası güç merkezlerinin devlete dönük operasyon unsurlarına indirgeme kolaycılığına kaçılmaktadır. Devletin kuruluşunda kabul edilen siyasal çözümlemenin sistemi taşıyamaz hale gelmesi karşısında, önerilen çözümlemeyi sorgulamak ya da yeni bir çözümlemeye girişmek yerine iler sürülen çözümleme karşısında inançsız ya da muhalif duran kesimleri suçlama girişimleri, boyunduruk altına aldıklarının bir türlü teslim alınamayışlarına karşı fatihin beslediği öfkeyi andırıyor.

Tarihe ve topluma karşı statükocu bir odak olarak var olmaya çalışmak istenci, toplumun belirli bir kesimi için ya da böyle bir pozisyonu benimseyenler için pekâlâ makul ve mantıklı görülebilir. Ancak hayata geçirilmeye çalışıldığı gün sıkıntıları beraberinde taşıyan bir siyasal çözümlemeyi, bugünde toplumun tüm kesimleri için hiçbir meşruluk gerekçesi aramadan tüm olanaklar ile geçerli kılmaya çalışma arzusu bir tarafıyla aşırı buyurgan ve tehditkâr diğer tarafıyla da tatmin edilmesi olanaksız bir arzudur. Kendi pozisyonunun mutlaklığına ilişkin referansı kendi öznel inancından alan, herkes için kabul edilebilir bir kaynağa yaslanmayan-yaslanamayan çözümlemelerin iktidar düzenekleri dışında insanları iknadan başka bir çaresi bulunmamaktadır. İknaya yanaşmayan ya da ikna etmeyi boş bir uğraşa indirgeyip toplumun büyük kesimlerinin talep ve beklentilerini sürekli güvenlik endeksli bir yaklaşımla devletin varoluşuna endeksleyerek karşılamak zannedildiği gibi devletin var olmasını garanti edememektedir. Tersine korunmaya, muhafaza edilmeye çalışılan politikaların devletin varlığını tehdit ettiği apaçık ortadadır. 

Toplumun tüm kesimlerini geliştirdiği çözümleme içerisine kapatma girişimi, bugün yüksek sesle dillendirilen hak ve özgürlük taleplerini karşılamakta yetersiz kalmakta daha da önemlisi siyasetin kendisini imkânsızlaştırmaktadır. Mevcut çözümlemeye ilişkin dogmatik inanç, toplumun farklı anlayış, inanç ve görüş taşıdığı gerçeğini yanlış bir gerçeklik olarak kodlamakla kalmaz aynı zamanda kaba bir pozitivizm üzerinden tartışma dışı sosyal-siyasal gerçekliği topluma dayatmaktadır. Toplumun devletin ideolojik ve baskı aygıtları aracılığıyla yaşamak zorunda bırakıldığı sosyal-siyasal gerçeklik, özü itibariyle insanların yukarıdan aşağıya biçimlendirilmiş, yapılandırılmış, koordinatları belirlenmiş bir programa göre formatlanması anlamına gelmektedir.

Postmodern olarak nitelendirilen ve özel olanın bizatihi siyasal olduğu kabulünün yaygınlaştığı bir tarihsel süreçte her türlü hak talebini beka sorununu ile ilintilendirerek görmezden gelmek sürdürülebilir olmaktan çoktan çıkmıştır. En aykırı düşüncelerin, inançların bile hak ve özgürlük taleplerini yüksek sesle dillendirdiği bir süreçte toplumun asıl unsurlarını görmezden gelmek, onları onlara rağmen indirgeyici bir yaklaşımla tanımlamaya kalkışmak sorun çözücü olmak bir yana kendi başına sorun üretmektedir. Tüm kesimlerin kuşatma altına alındıkları söylemleri parçalayarak, kendilerini tanımlama ve kendilerine ilişkin bir söylem geliştirme hakkını kullanma talebi karşısında eski çözümlemeyi devam ettirme girişimini, tarihin akışının geriye doğru döndürülmesi dışında gerçekleşebilir kılacak bir sosyal-siyasal atmosferin kalmadığı ortadadır. Belirsizliğin egemen olduğu bir eşikte bugünü geçmişin yedeğine alma girişimi en azından bugün Cemil Meriç’in ifadesiyle kaybedilmiş bir davanın havariliğine soyunmaktan başka bir anlamı bulunmamaktadır. Her türlü kuşatma, kapatma girişimine karşı ucu açık, geniş katılıma imkân veren bir siyasete ihtiyacımız vardır. Siyasetin bir görüşün, çözümlemenin tasallutuna terk edilerek işlevsizleştirilmesi girişimi toplumun oksijensiz bırakılması ile eşdeğerdir. Herkesin ve herkesimin özellikle de devletin en fazla muhtaç olduğu şey tüm kesimlerin içinde temsil edilebildiği geniş bir siyaset alanıdır. Unutulmamalıdır ki bu alanda temsil edilmeyen yada dışlanan her unsur yakıcı bir sorun kaynağına dönüşecektir. Birlikteliğimiz zorunlu bir katlanma ilişkisi üzerinden değil, bir diğerinin sorumluluğunu da üstlenen etik bir ilişki üzerinden temellendikçe daha adil ve daha özgür bir Türkiye’nin inşası mümkün olacaktır. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.