Black- The Miracle Worker (Karanlığın İçinden)

Bekir Birbiçer
Özgür Eğitim-Sen MYK Üyesi                                           Tüm Yazıları
15.08.2018
A+
A-

Hayat yolculuğu anne karnında karanlıkta başlıyor, toprağın altında yine karanlıkta son buluyor. Ya bu ikisinin arasındaki süreç de karanlıkta geçerse?

Uçsuz bucaksız bir karanlığın içinde ruhunuzu bulmaya çalışırken aynı zamanda derin bir sessizliğin ıssızlığında boğulmadan yaşamı sürdürmeye çalışmak… Yani hem kör hem de sağır olarak hayat denen süreci insanca yaşayabilmek. Dış dünyaya dair hiç bir şey görmeden ve o dünyadan yansıyan hiçbir sesi duymadan, yaşadığınız hayatı anlamlandırabilmek… Çevrenizdeki insanları kokusundan veya dokunmalarından yansıyan şefkatin boyutlarına göre konumlandırmak…

Dünyanızda en ufak bir çıtırtı dahi yok. Bir renk, silüet, karaltı, görüntü, ışık da… Ne gökyüzünün, denizin mavisi, ne ormanın yeşili, ne rüzgarın sesi, ne de yaşadığınız ortamın neliğine ve nasıllığına dair bir fikriniz, hayaliniz… Derin ve koyu bir boşluğun içinde salınıyorsunuz. Duyma duyunuz olmadığı için konuşma yetisi de geliştiremiyorsunuz. Ses olmadığı için sözcük de yok. Kendinizi ifade edecek insani tüm araçlardan yoksunsunuz. Ses ve sözcükle besleyemediğiniz beyniniz de bomboş. Kelime biriktiremediğiniz için düşünemiyor düşünemediğiniz için de bir hayvan gibi içgüdülerinizle hareket etmek zorundasınız.

Sesin sessizliğe, aydınlığın da karanlığa dönüştüğü, ne görülen ne de duyulan dünyanızın tek bir ismi var: KARA!

Bu karanlığın ve sessiz boşluğun derinliklerinde ne kadar yaşayabilirsiniz? Birkaç dakika, saat, gün?… Tahayyülü bile insanın nefesini daraltan bir boşluk ve yalnızlık hali…

Tasavvur dahi edemediğimiz aynı anda kör, sağır ve dilsiz olma engellerini tüm ömrü boyunca yaşayan fakat bu engellere rağmen karanlığın içinde boğulmayı kabul etmeyerek mücadeleyi seçen Helen Keller adlı bir kadının bu savaşı defalarca beyazperdeye yansıtıldı. İlk film The Miracle Worker (Karanlığın İçinden) adıyla 1962 yılında henüz Keller hayatta iken çekildi.

Arthur Penn’in yönettiği, küçük kızı ve öğretmenini canlandıran oyuncuların Oscar ödülü kazandığı siyah-beyaz filmde, 19 aylık iken geçirdiği ateşli hastalık sonucu görme ve işitme duyularını kaybeden, hastalığı tedavi ettirmek için uğraşırken eğitimini ihmal eden ailesi yüzünden vahşi bir hayvan gibi büyüyen Keller’ a yedi yaşında iken tutulan bir öğretmenin onu eğitmek için çabaladığı bir aylık süreç işleniyor.

Kendini ifade etmenin tek yolu olarak şiddeti kullanan, etrafında ne bulursa kırıp dökerek öfkesini dindiren, yemeği masada oturarak değil ayakta gezerek ve herkesin önündeki tabaktan elleriyle alıp döke saça yemeye alışmış küçük kız, ümidini yitirmiş babası tarafından zihinsel engelliler yurduna gönderilmek üzeredir. Ancak kızını masallardaki kayıp kuzu gibi seven annesi son bir şans isteyerek telefonu icadından sonra sağır çocukların eğitimine yoğunlaşan Graham Bell’in önerdiği bir öğretmenin denenmesini sağlar.

Öğretmen de uzunca bir zaman yaşadığı karanlıktan biraz olsun kurtulabilmiş, çok az görebilen biridir. Küçük Helen’le karşılaştığında gördüğü manzara ürkütücü ve bu manzaradan başarılı sonuç çıkarma ihtimali imkânsıza yakındır. Evde isteyip de alamadığı hiçbir şey olmayan bir zorba konumundaki çocuğun vahşi davranışlarını normalleştirmiş olan aile, ona merhamet göstermiş ancak bunun ona iyilik olmadığını görememiştir. Helen için en büyük engelin kör ve sağır olması değil ailesinin ona gösterdiği sevgi ve acıma duygusu olduğunu gözlemleyen öğretmen; “O kadar acımışsınız ki onu hayvan gibi beslemişsiniz ya da sahip olduğunuz bir köpek gibi. Tabii bir şey öğretmek yerine istediğini yapmak daha az zahmetli değil mi? Böyle yaptığınız sürece hiçbir şey düzelmeyecek”, diyerek aileye tepkisini gösterirken kulağı duymayan ama beyni fare kapanı gibi çalışan çocuğun vücudunun ihtiyacı olan her şey için yeniden eğitilmesi gerektiği teşhisini koyar. Küçük beyni Allah’ın hayat ve biçim verdiği her şeyi bilmek için can atan bu çocuğun ruhunu kurtarabilmek adına kolları sıvayan öğretmene en büyük engel yine aileden gelecektir. Alıştığı şeylerden vazgeçmemek için direnen çocuğa karşı gerçek anlamda savaş veren, kendisine şiddet uygulayan çocuğa aynıyla karşılık vermekten çekinmeyen öğretmene tepki gösteren aile ‘Onun kalbinde sadece boşluk var. Kabullenin ve vazgeçin’ yaklaşımındadır. Ancak umutsuzluğu en büyük günah olarak gören öğretmen kolayca vazgeçmeye niyetli değildir. Çocuğu, ailesinin can yakan merhametinden korumak için uzak bir yere gidiyormuş izlenimi verecek şekilde faytona bindirip sabaha kadar gezdirdikten sonra evin yanındaki kullanılmayan odaya yerleştirecek ve ailesinden kopardığı bir aylık zamanda ona ulaşmaya çalışacaktır.

Görme, duyma ve konuşma yetilerinden yoksun olduğu için tüm bu eksiklikleri dokunma duyusuyla kapatmak zorunda olan, dokunarak; görür, duyar ve konuşur hale gelmesi gereken Helen’e ilk öğrettiği şey su tulumbasına götürüp suyun altına tuttuğu elini dudaklarına götürerek sürekli tekrar ettiği ‘su’ kelimesi olur. Çocuğun başparmağını dudaklarına, serçe parmağını çenesine, diğer parmaklarını ise yanaklarına gelecek şekilde yüzüne yerleştirmesi ve konuşurken dudağının aldığı şekillerden ve çenesinin titreşimlerinden ayırt ettiği kelimeleri sonraki aşamada daha pratik şekilde eline belli işaretlerle tarif etme yöntemiyle öğreterek devam eder. Bir aylık çetin bir savaşın sonunda pek çok kelime öğrenen Helen davranışlarında da büyük iyileşme göstermiştir fakat daha çok uzun bir yol vardır içinde bulunduğu karanlıktan bilginin aydınlığına kavuşabilmesi için.

Helen Keller’ın hayatından esinlenerek ve bu filmden yola çıkılarak çekilen, çok daha büyük ilgi gören ve ses getiren diğer film ise 2005 yılında ‘Black’ ismiyle Hindistan’da yapıldı.  Uğur Yücel’in yönettiği ve Beren Saat’le başrolünü paylaştığı ‘Benim Dünyam’ adlı başarılı film de bu filmin birebir yeniden çevrimi olarak yapıldı. Doğulu duygusallığıyla oldukça dramatize edilen konu, ‘Black’ filminde Helen Keller’ın (filmdeki adıyla Michelle’in) tüm eğitim hayatını kapsayacak şekilde işleniyor. İlk filmin ve gerçeğin aksine erkek olan öğretmene dair de kurgusal eklemelerin yapıldığı film, izleyiciyi sarsmak ve sorgulatmak için epey zorluyor ve yoruyor.

“İyilik yapmak için çok az fırsatımız olur”,  felsefesine inanan öğretmen, karanlığın içinde ruhu kaybolmuş Michelle’e ‘Ona sözcüklerden bir kanat takacağım ve uçmayı öğreteceğim’ kararlılığıyla yaklaşmaktadır. Alzheimer hastalığı belirtileri arttığından kendisi düşmeden ona uçmayı öğretmek için acele eden ve bu amaca ömrünü adayan öğretmen Debraj Sahai, ilk filmdeki öğretmenin uyguladığı aynı yöntemlerle belli bir aşamaya getirdiği ve sadece ‘imkansız’ kelimesini öğretmediği çocuğun özel eğitim kurslarına gidip sepet örmeyi, halı dokumayı öğrenmesini istememektedir.

Şarkı söyleyen kadının ağzına elini koyarak ne söylediğini elleriyle başkalarına tercüme edecek kadar ilerleyen ve hayat dolu bir ruh hali kazanan Michelle’in üniversitede normal bir eğitim görmesini, onurlu, bağımsız yaşaması ve hayatta kalması için okumasını, öğrenmesini arzulamaktadır. Aynı arzuyu bütün ruhuyla duyumsayan Michelle’in, üniversiteye girebilmesi için geçmesi gereken mülakat sırasında;  “Bilgi sizin için ne ifade ediyor?”, sorusuna verdiği cevapla karanlık ve sessiz dünyasını bilgi ile anlamlı kıldığını ve tüm boşlukları bilgiyle doldurarak hayatına mana kazandırdığını anlıyoruz:

‘’Bilgi her şeydir. Bilgi ruh, bilgelik, cesaret, ışık ve sestir. Bilgi benim İncilim, Tanrı’m…’’

Michelle nihayet üniversiteye girmiştir. Öğretmeni sınıfta, sırada her daim yanı başında kitaplarda yazanı veya hocaların anlattıklarını eline işaretlerle çevirmektedir. Öğretmeninin kollarına zaman zaman kramplar girmekte fakat hiçbir zorluk onları hedeflerinden vazgeçirememektedir. Edebiyat hocasının okuduğu şiirde “gördüğün şey düşlediğindir” cümlesi geçtiğinde hocasına itiraz eden ve katılmadığını belirten Michelle; ‘’Düş gören gözler değil akıldır. Gözlerim görmüyor yine de düşlüyorum. En büyük düşüm de bir gün mezun olmam’’, sözleriyle imkânsız görüleni mümkün kılacak bir hedefe kitlenmiştir fakat ilk üç yıl üst üste bütün derslerden kalmıştır. “Benim dünyam siyah, istemiyorum siyah cüppe”, diyerek yılgınlığa düştüğü anlarda “Senin dünyan siyah değil ışıkla dolu.” sözleriyle moral veren, her düştüğünde daha yukarı kalkacağına inanan öğretmeni hayatının tam 18 yılını Michelle’in eğitimine adamıştır. Fakat 18 yıl boyunca gözü ve dili olan tanrılaştırdığı bir erkeğe farklı duygular hissetmeye başlamasından daha doğal bir şey olamazdı. Mesele duygusal boyuta evrildiğinde SahaiMichelle’in hayatında yer tuttuğu sahneyi sessizce terk eder. Tâ ki 12 yıl sonra öğretmenini kendisine ilk defa su kelimesini öğrettiği havuzun başında otururken buluncaya dek hocasını kaybeder.

Hocasını yıllar sonra bulmuştur ancak hocası konuşmayı unutacak kadar ilerlemiş boyutuyla Alzheimer hastasıdır. Bir silgi karatahtadan yazıyı nasıl silerse hastalık da bütün belleğini aynı şekilde silmiştir ama zihninin derinlerindeki bir bilgi kırıntısı eski öğrencisinin evine dönmesini sağlamıştır. Bomboş bir zihinle kendisine emanet edilen görme ve duyma engelli öğrencisinin beynini bilgiyle doldurarak hayatını renk cümbüşüne çeviren öğretmenin şimdi yakından başlayarak beynindeki tüm hatıraları sıfırlanmış, hayatı boş bir sayfaya dönmüştür. Hayata hiç verilmeyen yetilerle adım atan ile verilen yetileri elinden alınan iki insan şimdi karşı karşıya durmaktadır ve Michelle yıllar sonra başararak giymeye hak kazandığı mezuniyet cüppeli halini ilk önce, bir takım hatıraları canlandırarak hayata döndürmek istediği, öğretmeninin görmesini istemektedir…

Mark Twaine’in ‘’Sezar, Büyük İskender, Napolyon, Homeros, Shakespeare ve bütün ölümsüzlerle aynı kulüpte buluşan insan. Bundan bin yıl sonra da en az bugünkü kadar ünlü olmaya devam edecek.’’ cümleleriyle selamladığı Helen Keller 1880-1968 yılları arasında yaşadı. Öğretmeni Anne Sullivan 1936 yılında ölümüne dek Helen’e eşlik etti. Önceleri Braille daktilosu daha sonra normal daktilo ile kitaplar, makaleler ve otobiyografisini yazdı. Amerika Görme Engelliler Derneği ve Dünya Körler Birliği yararına dünyanın dört bir yanını gezerek konferanslara verdi, yardımlar  topladı, gittiği yerlerde engellilere umut aşıladı. Konferanslar azalınca öğretmeni ile sergilediği vodvil tarzı tiyatro oyunlarıyla hem geçimlerini sağladılar hem de vakfa kaynak biriktirdiler. Öğretmeninin evlendiği John Macy vesilesiyle sosyalist düşünceyle tanıştı ve sosyalizme dair yazdığı makaleleri ‘Karanlığın İçinden’ kitabında topladı. Baş döndürücü bir hareketli yaşama sahip olan Helen, iyice yaşlanıp sosyal hayattan uzaklaştığı son yıllarında 1961’de Beyaz Saray’da Başkan Kennedy tarafından ağırlanırken 1964’de de Başkan Johnson’dan özgürlük madalyası aldı.

‘’Karanlık, umutsuzca seni içine çekmek, yutmak istiyor. Ama her zaman ışığa doğru yürümelisin. Umutla dolu her adımın seni yaşatacak.’’, telkinleriyle öğretmeninin, ellerinden hatta parmaklarının ucundan hayata bağladığı Helen; başarma azmi, inancı ve sabrıyla sadece engelli insanlara değil hiçbir engeli olmayan fakat bakıp görmeyen, duyup algılayamayan, sahip olduğu nimetlerin farkında bile olmayan insanlara da ilham olmayı, mesaj iletmeyi ihmal etmiyor:

“Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.