Bu başa bu tarak olmaz!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
20.09.2018
A+
A-

Cumhurbaşkanlığı sistemine geçisin ardından en çok konuştuğumuz-tartıştığımız başlıklardan birisinin eğitim olduğunu söylesek yeridir. Türkiye gibi, eğitimin mübalağalı bir retorikle taltif edilip özenle kamusal ilgi ve meraktan sakınıldığı yerde bu durumun olumlu olduğu aşikâr. Ancak eğitim konuşmamızın-tartışmamızın seviyesi ve niteliği dikkate alındığında almamız gereken uzun bir yolun, sorulması gereken varoluşsal soruların da el atılmayı beklediği görülüyor. Bu açıdan mevcut konuşmanın-tartışmanın derinleştirilmesi, varoluşsal bir hüviyet kazanması Türkiye için hayat memat meselesidir. Yüzyılları bulan kifayetsiz geleneklerin, alışkanlıkların hesaba çekilmesi, sorgulanması gerekiyor.

Peki, o halde ne yapacağız, nasıl yapacağız? Öncelikle eğitime ilişkin memnuniyetsizlikte, başarısızlıkta hem fikir olduğumuz görülüyor. Ancak eğitimin ne olduğu ve ondan hangi şeyleri beklediğimiz hususunda hem fikir olduğumuzu söylememiz zor. Bununla bağlantılı bir diğer husus ise eğitimden beklentilerimiz ile mevcut eğitim yapılanması arasındaki uyum meselesidir. Yani elimizdeki alet-edevat çantası (mevcut eğitim sistemi) ile gerçekleşmesini beklediğimiz hususların birbirini karşılar nitelikte olması durumu.

Türkiye’de ana akım eğitim tartışması maalesef eğitimin ne olduğu ve ondan ne beklememiz gerektiği hususu ile mevcut eğitim yapılanması ve beklentilerimiz arasındaki uyumu apriori halledilmiş varsayıyor. Uygulamadan gelen dönütlerden, yapılan iş ve işlemlerden bağımsız şekilde bu mantıksal kurgunun, bu alan düzenlemesinin yerinde, makul ve meşru olduğu düşünülüyor. Oysa mevcut eğitimin tarihsel serencamı bu konuda düzeneğin işlerliğini tartışmaktan ziyade düzeneğin kendisini tartışmamızı talep etmektedir. Bu mevzuda netleşmemizi bizden talep etmektedir. Eğer eğitime ilişkin memnuniyetsizliğimiz ve başarısızlığımızda samimi ve ısrarcı isek o zaman eğitimin ne olduğu ve ondan ne beklememiz gerektiği hususunda netleşmemiz gerekiyor. Aynı şekilde, eğer memnuniyetsizliğimiz ve başarısızlığımızda samimi ve ısrarcı isek o zaman mevcut eğitim yapılanması ile gerçekleşmesini beklediğimiz hususları teşrih masasına yatırmalıyız. Hem memnuniyetsizliği ve başarısızlığı kabul etmek hem de eşzamanlı olarak eğitimin ne olduğu ve ondan ne beklememiz gerektiği hususundaki kafa karışıklığımızla yol alamayız. Hem memnuniyetsizliğimizi ve başarısızlığımızı kabul etmek hem de on yıllardır yapılagelen tüm iyileştirme çabalarına rağmen sistemi ve sistemin gerçekleştireceğini varsaydığımız beklentilerimizi aynıyla muhafaza edemeyiz.

Mevcut eğitim yapılanmasını, zihniyetini ve alışageldiğimiz eğitim okumasını ve pratiğini sürdürerek başka bir şeyin çıkacağını ummak kendini kandırmak olur. Bakanlığın başına Ziya Selçuk veya eğitimde başka sıra dışı bir figürün gelmesi mesele değil. Bu ülkenin Maarif teşkilatı Hasan Ali Yücel de gördü. Cesur davranmazsak, idare-i maslahatçılıkla işi geçiştirmenin, cafcaflı bir retorikle kamuoyunu oyalamanın peşinde koşturursak yakalandığımız girdapta debelenmeye devam edeceğimizden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

O halde memnuniyetsizliğimiz ve başarısızlığımız sabit ve şüpheye mahal bırakmayacak şekilde açık ise o zaman yukarıda da belirttiğim gibi yapmamız gereken iki önemli iş var: Birincisi, devlet tarafından yürütülen zorunlu eğitimin ne olduğu ve ondan ne beklememiz gerektiği. İkincisi de bu netleştirdiğimiz beklentileri gerçekleştirmek için yasal dayanakları, yapılanması ve yürütülmesi ile devasa olan bu örgütün işe uygun olup olmadığını netleştirmek, tartışmak, sorgulamak. Biz bir saatte Ankara’dan İstanbul’a gitmek istiyoruz bunun için araç olarak örneğin minibüs kullanabilir miyiz? Amaca götüren aracımızın olması gerekiyor. Bunlar laf ola beri gele kabilinden cevabı verilecek sorular değil. Bunlar eğitim üzerine küresel klişelerle talim etmiş kişilerin verdiği cevaplarla geçiştirilecek sorular da değil.

Eğitim derken akademik bir öğretimden mi bahsediyoruz? Meslek eğitimi mi kastettiğimiz? Belirli davranış kalıpları mı öğretmek istiyoruz? Bir ahlak üzere çocukların şekillenmesini mi istiyoruz? Çocukların toplumsallaşması, akranlarıyla birlikte vakit geçirmesi mi arzumuz? Kaşifler, mucitler mi çıksın, yetişsin diyoruz? Ülkesini, ülkesinin milli ve manevi değerlerini seven gençler, makbul vatandaşlar mı üretilsin diyoruz? Belirli bir ideolojik-politik kimlikle mücehhez kılınsın gençler mi istiyoruz? Bu ülkenin belirli bir nüfusu anne-babaları işte iken başlarına bir şey gelmeden bir yerlerde muhafaza edilsin mi beklentimiz? Daha da uzatılabilecek bu soruların tümüne birden cevap versin mi istiyoruz eğitimin? Bu meselenin ciddi bir mesele olduğunu tekrar hatırlatmak durumundayım. 19. yüzyılın pozitivist paradigması ve tarihin en büyük mühendislik aygıtı olan ulus devletin toplum üretme sevdası sanayi döneminin gereksinimleriyle de harmanlanınca karşımıza bir taşla kırk kuşun vurulmaya çalışıldığı böyle bir amaçlılık repertuarı çıkarılmıştı. Bu repertuarı icra için de yine dönemin ruhunda şekillenmiş ve temel alamet-i farikası ‘kapatılma’ olan bu zorunlu eğitim düzeneği işe koşuldu. Aradan geçen süre zarfında aynıyla muhafaza ettiğimiz amaçlılık repertuarı ile zorunlu eğitim düzeneği sık sık belirttiğim gibi günümüz dünyası için atıl vaziyettedir. Bir sosyal fosil hükmündedir. Popüler ifadeyle bir zombidir. O yüzden birincisi bu başa bu tarak uygun değil. İkincisi ve daha da önemlisi bu baş, baş olmadığı gibi bu tarak da tarak değil. Madem bir konuşma vasatı bulduk haftaya da devam edelim.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.