‘Çatı’ya Psikanaliz Yapmak

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
31.03.2017
A+
A-

Siyasi gündemin, iç ve dış politik gelişmelerin normalleştiği bir zaman kesitini yaşamamız, kısa vadede mümkün görünmüyor. Bitmeyen krizler, kutuplaşmalar, gerilimler, hoşnutsuzluklar, çatışmalar. İnsanlık tarihi ile yaşıt bir coğrafyada yaşamanın getirdiği ağır yükün yanında kolektif hafızamızın en müstesna yerinde, yaklaşık 1600’lerin sonundan 1920’lere kadar toprak kaybeden ve tutunamayıp sürekli geri çekilen travmatik bir deneyim yer almaktadır. Osmanlı’nın içe doğru büzüşmesi şeklindeki bu süreç, yaşadıkları toprakları terk edip “anavatan”a göçenlerin pekiştirdiği kırılgan hissiyatın ve yok olma korkusunun şekillendirdiği bir atmosfer içerisinde yol almaya çalışıyoruz. İnşa ettiğimiz siyasal sistemin tüm dokusuna yaşadığımız tarihsel tecrübe renk vermiş. Zor zamanlarda yaşadığımız toprakları “vatan” olarak kodlarken, vatan sınırları gibi yaşamlarımızı da sabitlemişiz. Kımıldadığımız anda elimizdekinin yitip gideceği endişesi içindeyiz. Oturtulduğu konuma rıza göstermeyen herkesi, varlığımızı hedef alan düşmana indirgeyiveriyoruz. Sınırlarımız, içine kendimizi yerleştirdiğimiz demir kafese dönüştü zamanla.

Tarihi, kültürü, coğrafyayı paranteze alıp “biz bize benzeriz” söylemiyle iç ve dış gerçeklikten kendimizi yalıttığımız “tenzihçi” pozisyonumuzun güneşin altındaki buz gibi nasıl eridiğini, tutunduğumuz zeminin nasıl aşındığını iyice hisseder olduk. Değişim sürecinin ezber bozucu ve sancılı gerçekliği ile yüzleşmek yerine soluğu parantezin içinde almak anlık rahatlama sağlayabilir. Dünün müesses nizamı, dayandığı sosyo-politik koşulları yitirdiğinden onu korumaya alıp geleceğe taşıma teşebbüsleri “donkişatvari” olmaya mahkûmdur. Değişim zaruretini görmek, kabul etmek ve onu taşıyabilecek söylemi inşa etmek zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Bu açıdan bakıldığında değişim söylemi, fantastik bir macera arayışı değildir. “Canımız çok sıkıldı, haydi değişelim” basitliğine indirgenerek geçiştirilmesi mümkün değildir.

Değişim baskısının devlet-toplum ilişkisinin tüm kademelerinde hissedildiği, herkesin/herkesimin oturtulduğu konuma itiraz ettiği tarihsel-toplumsal bir kesitteyiz. Dile gelecek her politik söylem, zamanın ruhunu dikkate alan ve söz konusu değişim talebini taşıyabilecek esneklikte olmalıdır. Bu açıdan baktığımızda Cumhurbaşkanlığı seçimi için ortaya atılan “çatı aday” formülasyonu, yeni koşulların gerekliliklerini karşılamak için değil tersine değişim talebini maskelemek, sistemli bir şekilde statükonun can suyu olarak kullanmak ve manipüle etmek amacıyla ileri sürülmektedir. Evet, belirli kesimlerimiz kendilerini sarmalayan bir endişe atmosferinde yaşam sürdürüyorlar. Geleceğe yönelik kaygılar artmakta, ortamın risklerle dolu olduğu görülmekte ve önemlisi geçmiş deneyimlerin bugüne rehberlik edemediği hissedilmektedir. Bireysel ya da “cemaatsel” imtiyazlarının, statülerinin devamı için “toplumsal uzlaşı” kamuflajı kullanılmaktadır.

Siyasal-kültürel açılımları ile işlevsiz kalmış bir siyasete, toplumu adayın bireysel  “özellikleri” ile ikna edebileceğini varsayan naifliğin mesafe alması mümkün görünmüyor. Yeni toplumsal koşulları ve talepleri göz ardı eden, geleneksel güvenlik siyasetini ve iklimini pazarlıksız koruyan, kültürel bir koda dönüşen korku ve kaygıyı besleyen söylem, psikanalize tabi tutulduğunda içinde bulunduğu “demir kafesi”, “bulunmaz Hint kumaşı”, güven ve huzurun kaynağı “ana kucağı” olarak görmektedir. Yaşamın akışına cevap veremeyenlerin annelerine sığınması nasıl patolojik bir durum ise belirli koşullarda yaşama geçirilmiş bir siyaseti temel sığınak haline getiren siyaset de aynı oranda patolojiktir. Kristeva’nın “çocuk özne olmak için anneyi öldürmelidir” provokatif ifadesinden hareketle muhalefetin özne olması ancak kendisini var eden siyasal koşullarla hesaplaşabilmesi ile mümkündür.

Devlet ve toplum ilişkimizin verili çerçeve içerisinde yürümeyeceği özellikle 2000’li yıllarla apaçık görülmüştür. AKP, toplumun değişim talebine yanıt verme, taşıma inancını ve güvenini sağlayabildiği için temel aktör olarak varlığını korumaktadır. Kürt hareketi, koşullar gereği varlığı ile sistemin değişmesi ve çoğulculaşması işlevi görmektedir. Diğer taraftan MHP ve özellikle CHP, kuruluş paradigmasını varlıklarının ön şartı yerine getirdiklerinden değişimin direnç odağına dönüşmekte ve anlamlı şekilde yol almamızı engellemektedirler. Değişim baskısı arttıkça, eskiyi sahiplenme tepkileri şiddetlenmektedir. CHP ve MHP,  yaşanan dönüşümü sosyolojik bir okumaya dayandırmak yerine iç politik aktörlerin şımarıklığı, uluslar arası güçlerin taşeronluğuna soyunmaları üzerinden meseleyi ele almaktadır. Bunun yanında bugünün inşasında rol alan dünün baldırı çıplaklarına ilişkin özellikle CHP’de açığa çıkan psikolojik elitizm sendromu dikkat çekmektedir. Kendi dışındaki tüm bileşenlerin siyasal söylemleri yerine varlıklarını problem edinen bu elitist tutumun sağaltılması da ülkenin temel problemlerinden birisi olarak kaydedilmelidir.

  Geleceğin inşasında rol almak ancak değişim dinamiğini taşıma iradesinden ve talebinden geçecektir. Zorunlu koşullarda inşa edilmiş bir yapıyı, “tarihin sonu” olarak temellük etmek gerçekçi değildir. Toplum, birileri değişim istediği için değişmiyor. Mevcut yapı insanları taşımakta, onların talep ve beklentilerine cevap vermede yetersiz kaldığında, bunu taşıma iradesini gösteren ve önemlisi sunduğu seçeneklerle ikna etme becerisini gösterenleri toplum, ön plana çıkartmaktadır. Kendi durumunu ve siyasetini bu minval üzere inşa eden ve toplumu ikna etmenin temel meşruluk zemini olduğunu kabullenenler için geleceğin ufkunda sınırsız sayıda seçenek var. Tarihin bir döneminde yapılan tercihin her şeye rağmen yaşayacağını ummak da güzel bir fantezidir. Ama hayal dünyasının bu fantezisi, sosyolojik gerçekliğin ağlarında sönüp gitmekten kurtulamıyor. Görünen o ki, kronik fantezinin bir perdesini de Cumhurbaşkanlığı seçimi için ileri sürülen “çatı aday” deneyiminde yaşayacağız

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.