“Ders Saati”: Kerameti kendinden menkul

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
03.10.2017
A+
A-

Geçen hafta Sayın Nabi Avcı’nın açıklamalarından hareketle “ev ödevlerinin” sistemimizin “varoluş gerekçesini yitirmiş bir miti” olduğunu belirtmiştim. Mesele “eğitim” olunca “bu hamurun ne çok su kaldıracağına” şaşırmamak gerekiyor. Zira karşımızda yaklaşık iki yüzyıllık mazisi olan ve sorgulama ihtiyacı hissedilmeyen devasa bir yapı var. Bu yapının kendisini var eden sosyal-siyasal-ekonomik ve teknolojik koşulların değişimine paralel bir evrim geçirmeden varlığını muhafaza ettiği görüldüğünde nasıl direngen ve sorgulanma kabul etmeyen bir hüviyette olduğu anlaşılabilir. Bu açıdan yapılan sistemik eleştirilerin yanında “ev ödevi” başlığında olduğu gibi mikro çözümlemelerin yapılması da ne ile karşı karşıya olduğumuzu açık edebilir. Örneğin “ders saati” uygulaması.

Tüm dinamiklerini özü itibariyle çağdaş Psikolojinin emir ve telakkilerine göre düzenleyen veya öyle iddia eden bir yapı var karşımızda. Her yaş grubu içi tespit edilmiş bir zihinsel-fiziksel-sosyal ve duygusal gelişim seviyesi var ve düzenlemeler var sayılan gelişim seviyesine göre yapılandırılmış. Planlama, organizasyon, denetim mekaniği buna göre oluşturulmuş. Şimdi bu verilerden hareketle “ders saati”nin 40 dakika olmasının bir mantığının olması gerekiyor. Yani belirli bir gelişim seviyesi olan ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri için o gelişim seviyesine uygun bir düzeneğin inşa edilmesi gerekiyor. Oysa karşımızda 7 yaşındaki çocuk ile 18 yaşındaki genç için aynı zaman planlaması yapılmış: 40 dakika. Bir an için bunun geçerli olduğunu kabul edelim. Peki, yaş ve gelişimden bağımsız olarak insanların dikkat seviyelerinin aynı olduğunu belirten bilimsel(!) kanıtımız var mı? İnsanlar benzer dikkat düzeylerine mi sahipler? Literatürde dikkat düzeyinin 10 ile 20 dakika olduğuna ilişkin bilgiler veriliyor. Bebek, çocuk, yetişkinlerin dikkat düzeylerinin farklı olacağını kestirmek zor değil. Hele hele MEB’in de hevesle sahip çıktığı “her insan biriciktir” mottosu dikkate alındığında aynı yaş grubundaki insanlarda bile standart bir dikkat süresinin olduğu şüphelileşiyor. O halde dikkat süresini, gelişim düzeyini baz almayan bu düzenlemenin hikmeti nedir? Neden 45 veya 35 değil de 40 dakika? Mantığı ne, gerekçesi ne? 40 dakikada bir konuyu derli toplu sunmak mümkün olduğu için mi? 7 yaşındakine 40 dakika olur da örneğin 18 yaşındakinde bu 1 saat olamaz mı? Bakanlığın “yetkili kurulları”, saatleri pek teferruatlı üst üste bindiren “Talim Terbiye Kurulu” hangi içtihat ile bu hükme varmıştır. Böyle bir kararın hikmetinden yoksa kendisi de mi yoksundur? Cidden merak etmemek mümkün değil. Hangi kör inançların, hangi bilinmez geleneklerin pençesindeyiz?

Google Akademikte tarama yapıyorsunuz, ders saatinin neden 40 dakika olduğunu belirten bir tane konu odaklı makale yok. Hani sistemimizi bilimselliğin yol göstericiliğine emanet etmiştik? Hani çocuğun zihinsel, fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimi, “her insan biriciktir” mottosu? Nedenleri sorgulamak, maruz kaldığımız düzeneklerin buyurganlıkları karşısında dikkat kesilmek tam da sistemin öğrencilerden beklediği tutum olduğuna göre biz de soralım; neden 40 dakika?

Yeni dönem gösteri çağı. Görselliğin taarruzunda boğuluyoruz. Dikkat eksikliği, algı kısalması yaygın bir hastalık şeklinde konuşuluyor. Bu yeni sosyoloji örneğin dünün formülasyonlarını atıl kılmıyor mu? “Bu gün yeni gün, yeni şeyler söylemek lazım cancağızım”ı zorunlu kılmıyor mu?

Rasyonel görünen sistemik yapının her tarafını kuşatmış bir irrasyonalizm var. Büyük bir bürokrasi, uzman, komisyon, kurul var. Akademi, Fakülte, Enstitü var. Konuya dair bir araştırma, tartışma yok ancak dersin içeriklendirilmesi için büyük bir gayret var. 40 dakika boyunca öğrencinin nasıl motive edileceği, hangi anlatım yöntem ve tekniğini kullanacağı kişisel gelişim istilasında bulandırılıp duruluyor. Hikmetini muhtemelen Bakanlığın komisyon ve kurullarının da uzmanlarının da bilmediği bu geleneğin süresi sadece süre olarak ilgi çekici değil aynı zamanda “ev ödevi” gibi sürdürdüğümüz sistem üzerinde düşünmemize imkân veriyor ve ne tür anlamsız düzenlemelerin pençesinde boğuştuğumuzu açık ediyor. Mesele sadece sistemin ideolojik-politik karakterindeki tuhaflık değil teknik düzenlemelerinden sistemik organizasyonuna, mekân tasarımından içeriklendirmeye değin kendisini gözden kaçıran ve işi “havanda su dövmeye” götüren yapısında aynı zamanda. Tartışma öğretmenlerin verimsizliğinde, iş güvencesinde, ailenin ilgisizliğinde veya teknik alt yapı eksikliğinde tüketiliyor. Ama dikkat ediniz sistemin bizatihi kendisi, zorunlu yapısı, ders saati, ev ödevi, sınıf düzeni, haftalık saatler, ders seçimleri vs. gibi mütemmim cüzleri tartışılmaz. Zira bu bileşenlerin hepsi bir şekilde olmazsa olmaz olarak kodlanmış, içselleştirilmiş vaziyette. “Olan, olması gereken” şeklinde statükocu bir realizm var karşımızda. Sorgulanma kabul etmeyen hatta incelikli bir stratejiye yaslanmış şekilde kendisini sorgulatmayan bir hegamonik kuşatma altındayız. Neredeyse yapıyı bugünkü sahiplerinden bile korunaklı kılan sihirli bir kalkanla halelendiğini düşüneceğiz. Hegel’in efendi-köle diyalektiği gibi. Kendisini bugün ısrarla yaşatma mücadelesini verenler bile maalesef neyin vasiliğini ve varisliğini yaptıklarını bilmiyorlar. Maksat artık esasa ilişkin bir ihya ve inşa mücadelesi değil aklını ve mantığını tüketmiş bir formun muhafızlığı oluyor. Neden 40 dakika bilmiyoruz. Helvadan put yapan ama yaptığı puta yanlış yapacağım diye ödü kopan insanlar gibiyiz. Fetişleşmiş alanın fetişleşmiş uygulamalarını yaşatacak palyatif tedbirlerin peşindeyiz. Ne bilimselliği, ne rasyonelliği, ne planlaması Allah aşkına! Ortada bir uygulama var lakin kerameti kendinden menkul.

MEB’in düzenlemelerde varsaydığı öğrenci Psikolojizm tarafından dört başı mamur kurgulanmış bir öğrencidir ve özü itibarıyla Liberal “birey”i ile Modern “özne”yi çağrıştırmaktadır. Oysa standart bir pratiğe vurulacak “yaşın gelişim düzeyi” şemasını aşan kanlı-canlı insanlar var. Kültürel aidiyetleri, inanç evrenleri, şuuraltı müktesebatları, kültürel sermayeleri, kalıtımsal özellikleri ve kişilik-karakter yapılarıyla kendi nev-i şahsına münhasır insanlar var. Ayrıca bu öğrencilerin aldıkları her dersin kendine özgü yapısı var, niteliği var. Bu yapı ve nitelik sadece haftalık ders saatinin düzenlenmesi üzerinden hayata geçirilemez. Sanat, Spor, Din-Ahlak, Edebiyat, Dil, Matematik ve Fen Derslerinin her birinin kendine özgü bir yapısı var ve karavana usulüyle ele alınamazlar. Alındığında da Nietzche’nin belirttiği gibi lezzeti olmaz.  

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.