Düşmanlarımıza bir tek borcumuz var: Adalet!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.03.2017
A+
A-

Her gün barometresi yükselen bir gündemin içerisinde yol almaktayız. Özellikle 17 ve 25 Aralık’ta açığa çıkan yüksek gerilim, tarihsel-toplumsal kutuplaşmanın fay hattını da tetikleyerek uyuyan tüm hücreleri harekete geçirdi. Seçim sürecinde tarihsel olarak bildiğimiz kutuplaşmaya Gülen Cemaat’inin kelle koltukta girmesiyle iyice alevlenen atmosfer, 30 Mart ile bir nebze soğumuş gibi oldu. Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için umutları azalan siyasal bileşenler, Soma’da meydana gelen facia, facianın yönetim sürecindeki aksaklıklar ile motive edici dışsal bir meşruiyet zemini yakaladılar.

Yaşadıkları sosyolojik tıkanmayı aşacak içsel dönüşümü gerçekleştiremeyen kesimler, Hükümet’in yanlışları üzerinden kendilerine alan açmaya çalışmaktadırlar. Bu siyasetin temel yanlışlığı, Hükümet’e verilen desteğin onun her yaptığının doğru olarak algılanmasından kaynaklandığını varsaymasıdır. Bu tespit hiç şüphesiz zımnen kendi yaptıklarının yanlış algılandığını içeriyor gibi durmakla beraber temelde halkı suçlamaktadır ve konumlanış olarak problemlidir.

Birincisi, halkın hükümetin her yaptığını doğru olarak algıladığı şeklindeki doğru ve mümkün olmayan yargıdır. Bu önerme, halkın tercihini yanlış ve bilinçsiz bir alana kaydırmaktadır ki hem halkın siyasal tercihlerini aşırı basitleştirmekte hem de bu yapısıyla demokratik siyaseti anlamsızlaştırmaktadır. Zira halk, hem siyasal tercihlerini son derece sofistike hesaplamalar üzerine inşa etmekte, hem de demokratik siyaseti anlık çekişmelerin ötesinde rasyonel bir düzlemde ele almaktadır. Bunun böyle olduğunu görmek için yakın tarihimiz başlı başına bir veri deposudur. 27 Mayıs darbesinden hatta çok partili hayata geçtiğimiz günden bu yana halkın siyasal sisteme katılımına ve müdahalelerine bakıldığında tüm manipülasyonları boşa çıkartan özgün karakteri açıkça görülecektir.

İkincisi, diyelim ki gerçekten de halk, hükümetin her yaptığını -yanlış bile olsa- doğru algılayıp desteklemektedir. O zaman sormamız gereken soru şu: Neden? Neden, halk hükümetin her yaptığını doğru bulmakta, ona destek vermektedir? Ya da neden muhalefetin her yaptığını doğru bulup desteklememektedir? Meşruiyetin temel dayanağı olan halk gayrı meşru ilan edilince, muhalefetin üstlenmesi gereken sorumluluk bir anda halkın sırtına bindirilmektedir. Olamaz mı? Olabilir ve hatta oluyor. Ancak, bu bilançodan muhalefet için psikolojik bir rahatlamadan başka bir şey çıkmaz.Sorumluluk almazsanız, kendi gerçekliğinizle yüzleşmezseniz, sizden olmayanı suçlarsanız konforlu bir konuma yerleşebilirsiniz. Konumuza uygun pek çok makul ve mantıklı gerekçeyi de bulabilirsiniz. Lakin, demokratik siyasetin gerekliliği olan halkın desteğini alamayınca bununda bir anlamı olmuyor. Muhalefet partilerinin bu siyasetine Gülen Cemaati de angaje olmuş vaziyette. Onlar da tıpkı muhalefet partileri gibi seçim sonuçları üzerinden halkı suçlama kolaycılığına kaçıyorlar.

Son dönemlerde aynı siyasal okumayı, Hükümet’in söylem ve eylemlerinde de görür olduk. Hükümet, hükümet olmanın sorumluluğunu üstlenmek yerine kimi noktalarda muhalefetin pozisyona sarılmakta, kendisine dönük eleştirileri abartmakta, niyet okuyuculuğuna soyunmakta, yaşanan her gelişmeyi kendi varlığına dönük bir operasyon olarak değerlendirmektedir. Bu arada bunun için zeminin müsait, şartların uygun olduğunu söyleyelim. Ancak, yine de Hükümet olmanın getirdiği bir sorumluluk var. Her gelişme, geniş çaplı bir kuşatmanın, kalkışmanın parçası olmayabilir.Pek tabiî ki her girişimi ya da her yanlışı kullanmak isteyen birilerinin olması mümkündür. Bu birilerinin olması onların görmezden gelinmesini gerektirmediği gibi aynı zamanda onların o işi kullanmaları da hükümetin yaptığı yanlışı doğruya çevirmez. Dolayısı ile yapılan iş ve işlemlerin hangi bağlamda, hangi konseptte, hangi kombinasyon içerisinde hangi güç denklemleri üzerinden seyrettiği önemlidir. Ancak bütün bunların dışında ve yanında her yaşanan hadisenin bir de bütün bunlardan azade, kendi başına önemi ve anlamı vardır. Hukuk, adalet ve özgürlük arayışımız ötekini kapsayan bir niteliğe bürünmek zorundadır. Ötekini dışlayan, şaibeli ve “olağan şüpheli” pozisyonuna indirgeyen bakış açısı en başta sorun çözme kapasitesini aşındırır. Örneğin son dönemlerde kamuya yapılan atamalar, örneğin müşavirin tekmesi, örneğin Başbakan’ın Soma’da yaptığı açıklama….

Hükümet zamanın ruhuna ve sosyolojik yönelime uygun konumlanışı ile kazanan taraftadır. Ancak bu konumlanış düz bir çizgi üzerinden seyretmiyor. Zikzaklar çizerek, gel-gitler oluşturarak devam ediyor. Dolayısıyla karşılaşılan her problem, sıkıntı ya da kriz dış operasyon üzerinden, iç zaaflar üzerinden veyahut her ikisinin bileşimi üzerinden okunabilir. Hangisi olursa olsun değişmeyen şey, Hükümet’in söz konusu problemi adalet ve özgürlük temelinde taşınabilir bir düzeye çekme sorumluluğudur. Unutmayalım, dışa dönük okuma arttıkça iç zaaflarımız da paralel olarak artar.

Dolayısıyla ötekinin ne yaptığından çok bizim ne yaptığımız ve nasıl yaptığımız önemlidir. Bilge Kral“Düşmanlarımıza bir tek borcumuz var: Adalet!”diyor. Yakıcı bir ilke, yalın bir hakikat. Hem yolu tarif ediyor hem de yolculuğu nasıl yapacağımızı söylüyor. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.