Özgür Eğitim-Sen

EĞİTİM SİSTEMİMİZİN TEMEL SORUNU DERSHANELER Mİ?

26.11.2016
A+
A-
EĞİTİM SİSTEMİMİZİN TEMEL SORUNU DERSHANELER Mİ?
 
 
 Türkiye’de siyasal gündemimizi meşgul eden her olay, bizi kaçınılmaz bir şekilde devlet-toplum ilişkisinin çarpıklığına getirip dayandırmaktadır. Bu temel sorunsal, esaslı bir dönüşüm geçirmediği sürece aktörler değişse bile yaşadığımız sıkıntılarda bir mahiyet değişikliğini görmek mümkün olmuyor. Son günlerde  “öğrenci evleri”, “dershaneler” ve Hükümet’in Diyarbakır çıkarması etrafında kümelenen tartışma başlıkları bu kronik gerçekliğimizin altını bir kez daha çizmiş oldu. 
 
Devlet, kendisi açısından taşınamaz hale gelen bir takım sorun alanlarına ilişkin verili yapıyı dönüştürücü hamleler yaparken, diğer taraftan toplumsal karşılığı olmayan yeni sorun alanları üretmede de oldukça üretken davranmaktadır. 
Bir tarafta eski düzenin mezarını kazarken hemen yanı başında eski düzene can suyu vermeye çalışan devletin arada kalmışlığına dönük eleştirileri yoğunlaştırmak ve zamanın ruhuna uygun bir yapılanma yönünde irade ortaya koymak sorumluluğunu üstlenmek durumundayız. 
Türkiye’de eğitim sistemi olarak bahse konu olan eğitim-öğretim uygulamalarının bütünü ister devlet ister özel sektör bağlamında ele alınsın, ortada her iki taraf açısından da bir iftihar tablosunun olduğu söylenemez. Dershanelerin verili sistem içerisinde gördükleri işleve dair onlarca olumlu özellik sıralanabilir; keza dershanelerin zaten dökülen sistem içerisinde onlarca olumsuz özelliğine de vurgu yapılabilir. Ancak mesele bu değil.
Tartışmanın akışı içinde Milli Eğitim Bakanı’ndan köşe yazarlarına, eğitimcilerden televizyon programcılarına kadar herkes bir gerekçeler listesi ile söze başlıyor, bir gerekçeler listesi ile sözü bitiriyor. Bir şeyi ister savunun isterseniz karşısında durun, gerekçeler sıralamakta hiçbir zorlukla karşılaşmazsınız. Oysaki mesele fayda-zarar analizinde haklı çıkma meselesi değil. Burada yanlış olan en başta bu oyunun kendisidir. Bu oyuna mahkûm olmak hazin bir biçimde esastan konuşulması gerekenleri de konuşulmaz kılıp perdelemektedir.
Hükümetin konuya bakışını özetleyen bir cümle Bülent Arınç’tan geldi. Bülent Arınç basın toplantısında "Eğitime çok yatırım yaptık. Dershanelere ihtiyaç kalmamalı. Nitelikli dersleri okullar vermeli. Ailelere ekstra masraf olmamalı." ifadelerini kullandı.
Önce verili duruma bir bakalım. Bu ülkede yaklaşık 20 milyon öğrenci var. Bir de devletin hiçbir biçimde ortak kabul etmediği ve alternatifsiz bir biçimde belge, diploma, sertifika dağıtım şebekesi olarak kullandığı ve 12 yıl gibi bir süre ile zorunlu kıldığı bir eğitim süreci var.
Bu sürecin sonunda bir sınav var. Sınavın amacı elemek. Kimi?  Milyonları. Herkesi üniversite mezunu yapabilecek ne yeterli sayıda üniversite ne de kontenjan var. Öğrenciyi kreşten almışsın ve neredeyse 20’li yaşlara kadar bir yere kıpırdamasına müsaade etmemişsin. Aileler bu noktada çaresiz. Ne yapıp edip o sınavı çocuklarının kazanmasını ve gelecek vadeden iyi bildikleri bir üniversiteye girebilmesini istiyorlar. Gayet insani bir arzu. Aileler bu arzularını gerçekleştirebilmek için çocuklarına destek eğitimi aldırıyorlar. Dershane dediğimiz şey bundan ibaret.
Yani mesele okullardaki dersin niteliği ile ilgili değil. Aslına bakarsanız dershanelerin kerametiyle de ilgili değil. Zira dershaneye her giden öğrenci kendisini 1 yıl sonra üniversitede bulmuyor. Bütün devlet okullarında derslere Einstein girse, durum yine değişmez. Tek bir eleme sınavına çocuklarının kaderi iliştirildiği müddetçe, insanlar kendi çocuklarını avantajlı kılacağını düşündükleri desteği arayacaklardır.
“Efendim okulların yapamadığını 1 yılda dershaneler yapıyor.” ucuzluğunda bir savunuya gerek yok. Dershanelerden bir ahlak ve fazilet merkezleri olarak bahsedip, dershaneleri fetişleştirmeye de gerek yok. Hükümet buyurdu, vardır bir hikmeti diyerek “Dershaneler vazgeçilmez değil” keyfiliğine de gerek yok. Dershaneyi verili sistem içerisindeki konumuyla değerlendirip asıl meseleye gelebilmek bu noktada en anlamlı iş olarak beliriyor.
 
Şimdi sanılıyor ki eğitime çok yatırım yapılırsa, eksiklikler giderilirse, fiziki şartlar iyileştirilirse her şey çok güzel olur. Bütün sınıflar teknoloji ile ihya olursa, akıllı tahtalar sınıfları doldurursa, tabletler gençlerin elinden düşmezse başarıdan başarıya koşulur. Böyle bir bakışın en temel yanlışı ‘başarısızlığı’ birtakım donanım eksikliklerinin neticesi olarak görmesidir.
Zorunlu eğitimin kendisi her yönü ile başlı başına bir başarısızlık abidesidir. Sadece Türkiye özelinde değil tüm dünyada bu böyledir.
Ayartıcı/baştan çıkarıcı, kaotik ve parçalanmış oluşundan dert yanılan zamanımızda, sadece zorunlu eğitim değil; “eğitim fikri” bütünüyle kriz içindedir.
Basit olduğu kadar çarpıcı bir örneğimiz var elimizde. MEB yüz yirmi bir öğretmen açığının olduğunu söylüyor. Bu demektir ki milyonlarca öğrencinin kimi branş dersleri boş geçiyor, bunun yanında doğu ve güneydoğu bölgemizin ekonomik şartları gereği çocuklar okullara en az bir ay geç başlıyorlar. Pamuk ve fındık tarlasında çalışmaktadırlar. Hal böyleyken lise seçmeleri için merkezi bir sınav yapmak, bundan da “eğitim eşitliği” eşitliği sağlamak, “müfredatın senkronize bir şekilde ülke sathında işleneceği” vehmine kapılmak tam bir akıl tutulması ve sistem çöküşünden başka bir şey değildir. 
Bir sonuç olun dershaneleri” ister yasa zoruyla” kapatın, ister adına “geçiş/dönüşüm süreci” dediğiniz süreçle kapatın eğitimin temel sorununa yönelik bir iş üretmiş olmayacaksınız. Kaldırabiliyorsanız sebepleri ortadan kaldırın, sonuçlar değişmeye mahkûmdur.
Özgür eğitim-sen Yönetim Kurulu

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.