Eğitim Tartışmaları ve

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
20.02.2017
A+
A-

İktidar üzerine yaptığı çözümlemeleriyle çığır açan bir düşünür olan Michel Foucault, “yönlendirici iktidar” biçiminden söz eder. Foucault’ya göre yönlendirici iktidarın başat karakteri; yönettiklerini bir yaşam biçiminden bir başkasına döndürmekteki kararlılığıdır. Hıristiyan Kilisesi tarafından bir zamanlar uygulanan bu iktidar biçiminde ödün vermeden amaçlanan şey, iktidarın temsil ettiği ve otoritesinin kaynağı olan yaşam tarzının üstünlüğünün yönetilenlerce kabul edilmesiydi. Modern iktidar biçimlenmesinde yeni olan şeyin uygulanan teknikler değil, tekniklerin kilisenin hiyerarşik yapısından bağımsızlaştırılarak devletin hizmetinde kullanılması olduğunu belirten Bauman ise çarpıcı bir tespit yaparak, modern devletle birlikte bu tekniklerin “laikleştirildiğini” söyler. Bu durum ise ona göre yönlendirici iktidarın amacını hiç görülmediği biçimde iddialı ve kapsamlı hâle getirmiştir.

Bu tespitleri akılda tutarak Türkiye’de epey bir süredir devlet-toplum ilişkisinin vesayetçi bir yapı ürettiğini söyleyebiliriz. Söz konusu yapının oluşturduğu vasatta, toplumsal alan daralmış ve toplumun hareket kabiliyeti körelmiştir. Öte yandan kimsenin “kendisi” olarak konuşamadığı, herkesin “kendisi” olarak söz alamayışı ile eşitlendiği bir zeminde konuşmak; insanları ‘çift dilli’ bir yaşama mahkûm etmiştir. Söz konusu ‘çift dilli’ yaşam; düşünce ile ifade arasındaki makası iyice açarken, bilinci kanatmıştır. Bu durum tam da Daryush Shayegan’ın ifadesiyle söylersek “yaralı bilinç” yaratmıştır. Düşündüğü gibi konuşamamak, inandığını söyleyememek sağlıklı bir durum değildir. Son yıllarda siyasi literatüre de girmiş olan “niyet okumak” ifadesi, tam da bu sağlıksız durumun acı bir meyvesidir. Burada mesele bir sonuç olarak insanların niyetleriyle sözleri arasındaki farklılıktan ziyade; bu hâle insanları mahkûm eden yapının ya da bunun üzerinden yapılandırılan ilişki biçiminin kendisidir.

Bugüne kadar Türkiye’de birer aidiyet ya da gönüllülük ilişkisi ile benimsenen kimlikler, diğer kimlikler ile bir eşdeğerlik ilişkisi üzerinden yukarıda betimlemeye çalıştığımız durumu aşmanın imkânlarını geliştirmek yerine; devlete yaslanmanın güvencesi üzerinden diğer kimliklerin hareket alanının sınırlandırılmasını meşru görmüşlerdir. Bu ise yönetsel erkin bir vakum vazifesi görerek toplumsalı içine çektiği bir durumu sürekli kılmıştır.

Eğitim üzerine yapılan tartışmalar göstermiştir ki bu tartışmalar aslında Türkiye’deki devlet-toplum ilişkisinin ortaya çıkardığı patoloji ile malûldür. Dolayısıyla konu ile ilgili fikir beyan edenler ya da bir taraf olarak belirli bir konum alışı benimseyenler, bu hâlin yarattığı sorunlar üzerinden makul bir neticeye ulaşmanın mümkün olamayacağını görmelidirler.

Betimlediğimiz hâlin çarpıcı sonuçlarını göstermesi bakımından genelde eğitim, özelde ise din eğitimi ile ilgili yaklaşımlar önemlidir. Eğitimin arzulanan politik toplumu yaratma hususundaki araçsal konumunun Türkiye’de siyasal alanın farklı cephelerine düşen taraflarca çok fazla sorgulanmaması manidardır. Tartışma, arzulanan politik toplumun kimin ideolojisi üzerinden yaratılacağı noktasında yapılmaktadır. Karşıtlık/yandaşlık sarkacı son kertede muteber bir konum ortaya çıkartmamaktadır. Eğitim alanında bir uygulamanın kimin işine yarayacağı üzerinden karşıtlık/yandaşlık rolünü benimsemek, aslında mevcut olanın tahkim edilmesinden öte bir sonuç vermeyecektir. Öte yandan bu durum tüm taraflar için mukadder bir kaybediştir. Zira eğitimin mevcut durumundan kimse memnun değildir. Oysaki toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaç duyduğu şey, bu ülkede rahat bir nefes alabilmektir. Birbirinin nefesini saymak yerine, havayı temizlemek için çabalamak herkesin hayrınadır.

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede din eğitimi talebi hiçbir zaman gerçek anlamda karşılığını bulmamıştır. Bu karşılıksız talep, sonunda kendisine bir çıkış yolu bulmuştur. Başlangıçta, farklı bir amaçla kurulmuş olan az sayıdaki İmam Hatip Okulu, din eğitiminin en azından verildiği kadarıyla temin edilebileceği mekânlar olarak; çocuklarına din eğitimi vermek isteyen vatandaşlar için bir can simidi olarak görülmüştür. Bugüne kadar iş başına gelmiş olan hükümetler ise din eğitimini özgürleştirmek yerine İmam Hatip Okullarının sayısını arttırmayı kendileri açısından daha kolay gördüler. Lakin bu durum bir çare olmaktan ziyade; haklı bir talebin tehiri için uygun bir çözüm olarak görülmüştür. Oysaki bu durum bir kısıtlamanın kuşatmasından çıkmak adına vatandaş için tek seçenek olması sebebiyle bir kıymet arz etmekteydi; yoksa ideal durumun bir neticesi değildi. Tam da bu çarpıklık yüzünden bir hakkın bütünü elde yokken, ele geçirilen bu küçük imkânın da elden çıkma korkusuyla bugüne kadar devletin tekeli ve gözetiminde bu okullarda verilen din eğitiminin de niteliği tartışılamamıştır. 28 Şubat’ta ise korkulan olmuş ve bu kadarına bile müsaade edilmeyeceği ortaya çıkmıştır. Şimdiki kavganın özünde ise 28 Şubat’ın eğitimdeki bu izdüşümünün silinmesi ya da muhafaza edilmesi yönündeki kamplaşma vardır.

Din eğitimi talebi, farklı din ve mezhebe mensup vatandaşların da haklı bir talebi olarak varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla meselenin bütüncül bir hak ve özgürlük perspektifi içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor. Temel mesele toplumun çoğulcu yapısını da esas alarak tüm bu tartışma alanlarının özgürlükler lehine ne şekilde çözümleneceğidir. “Din eğitimi” konusunda mevcudu korumak demek; bu ülkede farklı din ve mezhebe mensup vatandaşlarımız için de çok ciddi bir problemdir. Çünkü din eğitiminin özgürleşmemesi, farklı inançlara mensup insanların bu konu ile ilgili sıkıntılarının da aynen sürmesi anlamına gelecektir. Belki de artık anlamamız gereken şey, kendi hak ve özgürlüğümüzün en büyük teminatının başkasının hak ve özgürlüğü olduğu gerçeğidir. 

Radikal/09.04.2012

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.