Ehliyet-liyakat veya yazık ki ne yazık!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
21.04.2021
A+
A-

Ara ara gündemimize ehliyet-liyakat temalı haberler giriyor. Belediye başkanından rektöre, genel müdürden bakana pek çok kişiyle ilgili medyada bir şeyler okuyoruz. Geçen gün THY’deki bir genel müdürün kendi soyadından 49 kişiyi işe aldığı haberi vardı basında. Bu haberlerin olması veya olmaması yaşadığımız gerçeği değiştirmiyor doğrusunu isterseniz. Ülkemizde maalesef ehliyet-liyakat üzerinden işleyen bir istihdam politikamız yok. Bu son derece açık ve net.

Ancak işin daha da vahimi bizde işlerin ehliyet-liyakat üzerinden gitmesi yönünde bir kamusal talep de yok. Acı ve kahredici olan bu. Bir ilke olarak ehliyet ve liyakatin önemine ilişkin herkes kendince bir şey söylüyor. Üstelik toplumun inanç-değer dünyasına referanslarda bulunarak. Ancak bir şeyin önemine dair bir şeyi söylemek ile o ilkenin gereğini yapmak veya ilkenin yaşam bulması için mücadele vermek bambaşka şeyler. Çoğu zaman maalesef o ilkeyi katledenlerden işitiyoruz ilkenin anlamını ve önemini. İkincisi ilkenin katlini gösterip feryat edenlerin taleplerinde de örtülü bir ihtirasın barınıyor olmasıdır. Nietzsche “Baskı altına alınan insanlar adalet ister, gerçekte bu kendileri için istedikleri iktidarın bahanesidir” tespitini yaparken tam da adalet maskesiyle maskelenen bu konum değiştirme talebinin, güç istencinin fotoğrafını çekiyordu. Meseleye öyle felsefeden, filozoflardan kanıt getirmenin gereği de yok, anlamı da yok. Yaşadıklarımız bunun böyle olduğunu apaçık şekilde gösteriyor.

Bu tip haberlerle bir tür sansasyon yaratarak her gün deneyimlediğimiz, bildiğimiz hususlarla ilgili abartılı tepkide bulunmanın psikolojik veya ideolojik ihtiyaçlarımız dışında ahlaki, ilkesel bir gerekçe göze çarpmıyor maalesef. Öyle ki işler o kadar sıradanlaştı, olağan hayatımızın parçası haline geldi ki, bir noktadan sonra konuyla ilgili kayıtsızlığa, çaresizliğe hatta kabullenmeye sürükleniyoruz. Bazı ilkeleri gizleyerek, sessizce katledebilmek mümkün. İşleri gizlice, örtülü şekilde veya kılıfına uydurarak (yasal yolsuzluk diye bir şey var literatürde nitekim) da çiğneyebilirseniz. Kılıfına uydurmak, gizleyerek sessizce yapmak, hiç olmazsa o ilkenin varlığına ve işlerliğine ilişkin kamuoyunda bir sahiplenmenin olduğu varsayımına dayanıyor. Ancak sağır sultanın da duyduğu şu son örnekler de gösteriyor ki artık bu ilke hilafına iş ve işlem tesis edenler böyle bir varsayıma inanma ihtiyacı bile duymuyorlar. Çünkü kamusal işleyişimiz ne bu tür haberler üzerinden bir infiale neden oluyor, ne de bu iş ve işlemleri tesis edenlerin başına bir şey geliyor. Bu tarz durumlar sadece kayıtsızlık, öfke, çaresizlik gibi nahoş durumlara sürüklemiyor. Toplum olarak bu tür durumlar karşısında çok daha büyük bir maliyetle karşı karşıya kalıyoruz. Birincisi, zaten toplumsal hayatınız ilke ve değerler yerine kayırmacılık üzerinden şekillenince bunun oluşturduğu bir maliyetle karşılaşıyorsunuz. İkincisi, bunu sorun edip düzeltilmesi için mücadele etmek gerekirken bir şekilde bunu yapmamak veya yapamamak ayrı bir maliyet oluşturuyor. Üçüncüsü işin çok daha ölümcül olan kısmı. Bu ise yaşadıklarımızın, bize yaşatılanların, yaşanılması gereken şeyler olduğu şeklindeki eğitsel fatura… Asıl yanlışlığın, kötülüğün cehaletten geldiğini düşünüyoruz hâla naif bir şekilde. Oysa çok daha önemli bir ilke var burada. Bildikleriyle amel etmemenin ana gerekçesi, yaşadıklarınız tarafından terbiye edilmenizdir. Denilebilir ki; elbette yaşadıklarımız tarafından terbiye ediliriz. Doğrudur elbette. Ancak zannettiğimizin aksine yaşadıklarımız tarafından terbiye edilmek, başımıza gelen kötü şeyin uygulayıcısı olmak demektir. Kötü şeyler yaşamak insanı iyi etmiyor, kötü şeyleri yaşayanlar kendi hallerine bırakıldıklarında çoğunlukla kötü olurlar. Bu haberler ve haberlere gösterdiğimiz veya göstermediğimiz tepkiler kötü bir tedrisattan geçtiğimizi, üstelik kalıcı bellek odaklı bir tedrisattan geçtiğimizi gösteriyor. Yazık ki ne yazık! 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.