“Ev Ödevi: Enişte bizi niye öptü”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.10.2017
A+
A-

Geçenlerde Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı”Sömestri tatilinde çocuklara ödev verilmemesi için öğretmenleri uyaracağız. Aslında sadece sömestri tatilinde değil, eğitim yılında da ödev yükü fazla. Bununla ilgili talim terbiye komisyonlarımızda da çalışmalarımızı yapıyoruz. Daha da hafifleteceğiz. Ama asıl radikal değişiklikleri önümüzdeki dönemlerde peyderpey yapacağız” şeklinde açıklamalarda bulundu. Açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla “ev ödevi” Bakanlık nezdinde bir sorun olarak kodlanmış. Ancak bu açıklamada problemin tam olarak ne olduğu anlaşılmıyor. Sorun acaba ev ödevinin bizatihi kendisinden mi? Uygulanma şeklinde mi tuhaflık var? Fazla mı veriliyor? Eksik mi veriliyor?

Konuya ilişkin öğrenci şikâyetleri ve veli yakınmaları dışında pedagojik bir tartışmamız olmadığı için sorunu kestirmek mümkün değil. Dolayısıyla Bakanlığın “terbiye komisyonlarının” kendinden menkul bir icadına muhatap değilsek Bakan’ın çocuklara bir karne hediyesi şeklinde algılayacağız. Hoş o zaman da bu, eğitim sistemimizin nasıl bir traji-komik ahvalde bulunduğunun göstergesi sayılabilir. Zira sistemimiz içerisinde en sevilen dersimiz “boş ders”, Bakanımızın karne hediyesi de eğitim sisteminin bir parçasından “feragat” oluyor.  

Özellikle son yıllarda artan politik gerilim “makro okumaları” ilgi çekici kıldığı gibi kitlelerin mobilizasyonuiçin işlevsel kıldı. Ancak “şeytan ayrıntılarda gizlidir” deyişinden mülhem odaklanmamız gereken mikronun nasıl bir döküntü hali içerisinde olduğunu bilmiyoruz. Eğitim alanının bu açıdan hem genel sistem eleştirisi hem de tüm bileşen ve dinamikler ile çözümlenmesi gerekiyor. Bakan’ın açıklamasından hareketle “ev ödevi”üzerinden yapılacak tartışma derinleştirilebilirse hem bu uygulamaya hem de sistemin kendisine projeksiyon tutulmuş olacak. Sistem ve uygulamaları başından beri bir politika, maliyet, işlerlik analizine gerek görülmeksizin iktidarların politik tahayyüllerinin stratejik aracı olarak ele alındı. Bu açıdan pedagojik görünümlü çoğu düzenleme olgun bir tartışmadan damıtılmaktan ziyade güç gösterisi üzerinden hayata geçirildi. Katsayı, Zorunlu Din Dersi, Anadilde Eğitim vs. gibi.  Temel hak ve özgürlük alanı ile ilgili olanlar böyle iken daha teknik sayılabilecek uygulamalar ise ya başka ülkelerden aşındırma veyahut fi tarihinde uygulamaya sokulmuş düzenlemelere keramet atfedilmiş veya tartışılmaz bir ön kabul, dokunulmaz bir mit addedilmiş. Ders saati, ev ödevi, sınıf düzenivs gibi. 

Sömestri tatilinde ödev vermemeleri için “uyarılacak” öğretmenlerin ev ödevlerine ilişkin bir formasyonları yok zaten. Eğitim Fakülteleri’nde,Pedagojik FormasyonProgramları’nda, Hizmetiçi EğitimÇalışmaları’nda da bu konuya ilişkin bir içeriklendirme mevzu bahis değil. O halde sistemin pek çok bileşeni gibi “Nuh Nebi” zamanında bir şekilde sisteme duhul etmiş olan uygulamalar varoluş gerekçelerinden yoksun şekilde sistemin bileşeni olarak hayatiyetlerini devam ettiregeliyor. Malum, akademimizin gündemi yoğun, işi başından aşkın. Onlarca Eğitim Fakültesi öğretmen adayı yetiştirmekten “eğitime” odaklanmaya fırsat bulamıyor. Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji bölümlerimiz “grand-teori” üretimi ile cebelleşiyorlar. ‘Yeni Türkiye’nin inşası için medeniyet perspektifi geniş Sivil Toplum Örgütleri’miz TOKİ ile ortaklaşa konut projelerini bitirir bitirmez işe el atacaklar. 

O halde sistemimizin “kutsal ineklerinden” olan “ev ödevi”ile ilgili ne söyleyeceğiz? Ödevin etkisi, etkililiği mi düşük? Yoksa zararlı mı? Okulda öğretmen kontrolü ve denetiminde yaptığımız eğitimin pekişmesi için mi gerekiyor?Öğrenciye sorumluluk alması için mi veriliyor? Velinin katılımını, öğrenci ile zaman geçirmesi mi hedefliyor? Yoksa “ev ödevi” okulun kifayetsizliğinin bir göstergesi, itirafı mıdır?Çoğunlukla değerlendirilemeyen, takibi yapılamayan, dolayısıyla geri bildirimi olmayan ev ödevinin mantığı ne? Amaç ne?Esaret altına alınmış belirli yaş gruplarındaki insanların okuldan sonra evde de başıboş bırakılmaması mı?“Ödev olmalı mı?” gibi bir gündemimizin olmadığı aşikâr. Ancak “ödev nasıl olmalı?”şeklinde bir arayışımız da yok. Süresi nasıl olmalı, içeriği nasıl olmalı? Bütün bunların yanında “ödevin eğitimin niteliğine ilişkin katkısı nedir, ne orandadır?”şeklinde hiçbir geri bildirimimiz, ölçümlememiz yok. Hatta bu yazıyı yazdığım esnada TV’de konuşan Talim Terbiye Kurulueski Başkanı Ziya Selçuk gayet iddialı şekilde ödevin okul başarısına hiçbir katkısının olmadığını dile getiriyordu.

Bu anlamda baktığımız zaman yaklaşık 200 yıldır “geç kaldık”sendromu ile hayata geçirdiğimiz pek çok uygulama varoluş gerekçesini ifa etmediği gibi işleri içinden çıkılmaz bir hüviyete büründürüyor. Eğitimde örneğin “ev ödevleri”üzerinden neredeyse yarı zamanlı ikinci bir okul hayatımız var ancak TTKB eski başkanının iddialı vurgusu ile hiçbir katkısı yok. Dolayısıyla yaklaşık 17 milyon insan için angarya üretmiş haldeyiz. Her uygulama işlevsiz, her düzenleme kendisini haleleyen bir endişe yumağı ile varlığını gerekçelendirmiş.Pagan kültürün mitleri gibi layusel kılınmış uygulamalar bırakın sorgulanmayı devamlılıklarındaki aksaklık bile “endişe spazmları” geçirmemize neden oluyor. Dolayısıyla Bakan’ın açıklaması “öğrencilerin maruz kaldığı haksız bir uygulamanın giderilmesi mi?” yoksa “etkili”, “olması gereken” bir uygulamanın taktik icabı askıya alınması mı” belli değil. Yine de açıklama tartışmaya, araştırmaya, gözden geçirmeye en azından uygulamanın işlevselliğine ilişkin ölçümlere yol verirse bu da mühim bir şey olacak. Öbür türlü zaten fetiş haline getirilmiş bir alanın sayısız “mitlerini, ön kabullerini” bırakmaya hevesli olmadığımız gibi “şeytanın avukatlığını yapmak” gibi bir huyumuz da yok. İnşallah bu sefer “kör adetlerin cenderesinde aşındığımızı, çocuklarımızı aşındırdığımızı fark ederiz de Bakan’ın ödev açıklaması “Enişte bizi ne güzel öptü”şaşkınlığında kaybolup gitmez.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.