“Geç kaldınız, ben yazacaklarımı bitirdim”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
10.09.2017
A+
A-

“1593 yılında, dolaşan söylentilere göre, Silezya’da yedi yaşında bir çocuğun bütün dişleri düşmüş, fakat azı dişlerinden birinin yerine altın bir diş gelmişti: 1595 yılında, Helmstad üniversitesinde tıp profesörü olan Horstius adında biri bu diş hakkında bir yazı yazdı ve onun kısmen tabii, kısmen de mucizevi bir şey olduğunu, Tanrı’nın çocuğa bu dişi Türklerden çok ızdırap çeken Hristiyanları teselli etmek üzere verdiğini anlattı. Aynı yıl, bu altın diş hakkında tarihçiler de bir şeyler söylemiş olsunlar diye, Rullandus bu işin tarihini yazdı. İki yıl sonra Imgolsteterus adında başka bir allame bir eser yazarak Rullandus’un fikirlerine itiraz etti, bunun üzerine Rullandus da ona gayet âlimane bir şekilde cevap verdi. Bu arada bir başka büyük büyük zat, Libavius, altın diş hakkında bütün söylenenleri toplayarak kendi nazariyesini de ekledi. Bunların hepsi de gayet güzel eserlerdi, ama hepsinde eksik olan bir nokta vardı: bu dişin altın olduğuna dair açık seçik bilgi vermiyorlardı. Çocuğun dişi muayene edilmek üzere kuyumcuya gösterilince anlaşıldı ki, dişin üzerine altın bir varak fevkalade maharetle yapıştırılmıştı. Önce kitaplar yazıldı, sonra kuyumcuya danışıldı…” diye devam ediyor eğlendirici bir dille Fontenelle.  

Maksadım pozitivizme varacak şekilde gerçekliğe nüfuz edeceğimizi, onu kuşatacağımızı, bütün boyutlarıyla ele geçireceğimizi iddia etmek değil. Epistemik açıdan meselenin ne kadar çetin ve çetrefilli olduğunun elbette bilincindeyim. Gerçekliğin, gerçekliğin bir taraflarında gömülmüş, inanç, kültür, duygu, çıkar ve beklenti vs. sarmalından müteşekkil özneden bağımsız şekilde ele alınmasının fantastik bir beklenti olduğunu da biliyorum. Ama bu durum, toplumun iletişimini ve ilişkisini belirli bir düzeyde sürdürememesini zorunlu kılmaz. Çatışmayı, gerilimi, kamplaşmayı ve cepheleşmeyi doğal ve meşru göstermez.

Her farklılık çatışma yatağına dönüşmez

 Nihayetinde bütünlüklü yapı olarak görülen toplumun en küçük birimi olan aileden tutun, temel nitelikleri itibariyle bir bütünlüğü ifade eden topluma, aynı inanç kodlarına yaslanan bir inanç sisteminden tutun, bu sistemde alt bir birim olarak özel ve özgün ritüelleri ile ayrışan küçük gruplara değin büyük veya küçük her bütünlüklü yapı kendi içinde çelişki, çatışma ve en azından sürdürülebilir bir gerilim taşımaktan kurtulamaz. Dolayısıyla epistemik olarak aşamayacağımız ayrılıklarımızın olması ayrı bir durum, bu ayrılık, farklılık durumlarının çatışma ve gerginlik yatağına dönüşmesi ayrı bir durum.

Türkiye özelinde baktığımızda özellikle toplumsal anlamda çatışma ve hoşnutsuzluğu var eden temelde devletin verili gerçekliği resmi bir hakikat düzeni üzerinden yeniden organize etme, farklılıklardan arındırılmış “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleye” dönüştürme siyasetiydi. Baskılayan, kapatan, yok sayan, dışlayan otoriter bir siyasetin toplumun “doğal” insicamını bozduğunu, birlik ve bütünlüğüne halel getirdiğini, güvenlik açığı oluşturduğunu ve daha önemlisi insanın insan olma koşullarını tahrip ettiğini kabul ettiğimiz ve gidermek için sorumluluk üstlendiğimiz bir eşikte dünün acılarını mümkün ve meşru kılan zihniyet dokusu tüm nahoşluğuyla karşımızda arzı endam ediyor. Yaşanan savrulmanın, bir önceki tarihsel pratiğe avdet eden konumlanışın derin, aktif ve ilginç şekilde doğal karşılanan bir travma dışında izahı güç gözüküyor. Daha iki yıl önce göreceğimiz güzel günlerin heyecanıyla temkinli bir sevinç içindeyken, bugün yüreğimiz ağzımızda yitirdiğimiz canların acısı, karartılan geleceğin umutsuzluğuyla baş başayız.

Rivayet edildiğine göre Malta muhasarası hakkında yazdıklarını bitirdiği sırada Vertot’a bu muhasara hakkında gayet önemli vesikalar gösterilir. Vesikaları gösterenlere Vertot, “geç kaldınız ben yazacaklarımı bitirdim” diye cevap verir. Bizim acıklı ve umutsuz hikâyemiz de biraz buna benziyor. Herkesin vesikalardan, gerçeklikten bağımsız yazdıkları var. Gerçekliğin diğer yüzü, gözden kaçırılmış bir vesika, hikâyeyi tersyüz edecek bir bakıştan ayrı olarak keyfe keder yazılan hikâyeye mutlak hakikat muamelesi yapan, tüm gelişmeleri bu hikâyeye payanda eden bir benmerkezcilikle karşı karşıyayız. Her hikâye, odaklandığı “seçili evren” üzerinden havarilerini fanatikleştirse de derdimize deva, boğuştuğumuz sorunlara çare olmuyor. Çare olmuyor, çünkü tek tarafı memnun edecek bir çare yok. Çünkü tek tarafın bakışından üretilecek bir çare yok. Çünkü salt dayatmadan, güç dengelerinden üretilecek bir çare yok.

Eskiden toplum makul, siyaset savruktu

Etraflı bir mesele olsa da şunu hatırlatmak durumundayım: Türkiye’de hep toplum makul, siyaset başına buyruk bir halde seyrediyordu. Toplumun makuliyeti siyasetin savrukluğunu toparlayan bir nitelikteydi. Bugün siyaset düne nazaran toparlanmış seyrederken toplumda savrulmalar, makuliyet düzleminde gedikler oluşuyor. Siyaset ötekiyle ilişkide beklediği mesafeyi almakta zorlandıkça toplumun öteki kesimine açılmak yerine arkasına aldığı kitleye yükleme yapma, keskinleştirme ihtiyacı hissediyor. Geldiğimiz nokta bu aşırı yüklemenin yarattığı bir felç halidir ve tabanı tahkim etmek için fırlatılan bumerang tabandan aldığı büyük güç ile siyasete geri dönmektedir. O yüzden ne konuştuğumuzu, ne söylediğimizi bilelim. Kiminle konuştuğumuza dikkat edelim. “Altın diş”i mucize olarak kabul etmezden önce “kuyumcuya göstermek”, gelen yeni vesikaları “geç kaldınız yazdıklarımı bitirdim” keyfiliğinden uzak şekilde yol almalıyız, alabilmeliyiz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.