Geç Kalmış Radikalizmin Ölümü

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
27.09.2017
A+
A-

Radikalizme yabancı değiliz. Onlarca yıl radikalleşmiş aktörlerin ve siyasetlerin cenderesinde nefes almaya çalıştık. Radikalizm, sosyal ve siyasal arasındaki geniş boşlukta kendisine mümbit bir alan buldu. Devlet ile toplum arasındaki karşıtlıkta yeşerdi. Modern dünyanın pozitivist geleneği bu zihinsel-siyasal pratiğe can suyu vermekte, pek çok aparatı işe koşmakta zaten mahirdi. Zira paradigma bu zihinsel-siyasal pratiği, aparatları, enstrumanları doğal kıldığı gibi gerekli motivasyonu temin etmekte de hayli kullanışlıydı. Dolayısıyla radikallik üzerinden kuşatılanlar, kuşatmanın boğuculuğunda radikalleşmekten, kendilerine etki eden bu yakıcı kalkışmaya misliyle tepki vermekten imtina etmediler. Bu açıdan radikallik, teslim almak için yöneldiği kesimlerde de bir direniş-varoluş formu olarak içselleştirildi, üretimi mümkün ve kullanımı makulleşti.

28 Şubat süreciyle başlayan büyük çaplı toplumsal dönüşüme Ak Parti iktidarı ile siyasal dönüşüm de eklendi. Daha önce “radikallikle” itham edilen toplumsal kesimler, sosyal ve siyasal dönüşüme paralel olarak normalleşirken “normalliklerini” sistemin merkezinde olmalarına borçlu olan ithamcıların artan radikalleşmelerine tanıklık ediyoruz. Bu radikalleşme sürecinin psiko-sosyal dinamiklerini anlamak mümkün(dü). Zira hak olarak sistemik hale getirilmiş ayrıcalıklı pozisyonun aşınmasına dönük bir direnç var. İtikat düzeyinde benimsenmiş bir felsefi-politik tasavvurun gelişmeler karşısında  çaresiz kalması var. Sürekli yanlışlananların, geri çekilmek zorunda kalanların, statükonun  gerilemesini yaşayanların agresifleşmesi, radikalleşmesi anlaşılabilir bir şey(di).

            Sündürülen geçmiş bugüne-yarına kastediyor

Özellikle 2011’den sonra tarihsel-toplumsal bir sıkışmanın ürettiği gerilimin giderek yaygınlaşmasına şahit olduk. Aşılması beklenen bir pratiğin canlanışına, vadesi dolan bir geçmişin sündürülmüş halde bugüne ve yarına kastedişine tanık olduk, oluyoruz. Bunu tarihin geri dönüşü, geçmişin bugünü ve yarını işgal etmesi olarak da tanımlamak mümkün.  Örneğin İslami kesim içerisinde radikallik ithamına maruz kalmadan varlığını sürdüren hatta devlet ile toplum arasındaki gerilim alanlarında devlete tavır almak yerine toplumun taleplerini törpülemeyi seçen “örtük devletçilerin”, tarihleriyle tenakuz halinde radikalleşmeleri ilginçti. Bu geç kalmış radikallikten zevk alma, sivillik vurgularına halel getirme pahasına siyasal bir aktör olma, belirleyici bir güç olarak görülme ihtimaline kendilerini kaptırma hali doğallaştırıldı. Giderek mesiyanik dokuları olan ve pragmatizme gömülü politik bir mücadele içselleştirildi. Cevşenli, beddualı eylemleri ile Genel Yayın Yönetmenlerinin içeri alınmasını siyasi mitinge dönüştürme gibi tüm atraksiyonlar söz konusu radikalliğin dışavurumuydu.

Aynı şekilde sistemin zorlamasıyla bizatihi “katmerlenmiş radikallik” olan Kürt Hareketinin Çözüm Sürecini, Türkiye’nin sosyal ve siyasal dönüşüm evresini paranteze alarak özellikle Suriye merkezli bir motivasyonla ambalajı iyi hazırlanmış bir neo-radikalliğe evrilmesini tecrübe ettik. Barikatlar, hendekler, faşizme karşı mücadele, devlet kıyımı söylemleri üzerinden ve muhafazakâr kuşatma altında bunalan kesimlerin can sıkıntısına derman olacak şekilde romantize edilen bu radikalliğin onaylanmasına muhatap olduk.

Yukarıda da değindiğim gibi kurduğu düzenin aşınmasına direnç göstermeye çalışan dolayısıyla Don Kişot misali gerçeklikle savaş halinde olan Kemalist kesimlerin çıkış yolu bulmakta zorlandıkça bu işlevsiz radikalizmde duygusal onarıma girdiklerini biliyoruz. Ancak bu radikalizm yedikçe acıkan, acıktıkça daha çok yiyen mitolojik açmaz gibi işlevsizliğe mahkûm. CHP varoluşsal krizi ile yüzleşmek yerine meseleyi teknik bir sorun olarak algılamakta. Sorunu bir halka ilişkiler, bir PİAR çalışması olarak ele almakta. Laiklikle olmuyor hadi ekonomi vereyim gibi… Sonra da sonuca bakıp akıl sır erdiremediğinden, seçmenlerin kişiliksizliklerinden dem vuruyor. Oysa CHP’nin MHP’nin, Kürt Hareketinin, Cemaat’in, Medyanın hatta Ak Parti’nin temel meselesi kendisi ile ilgili.

Toplum büyük bir transformasyon halinde

Türkiye yakalandığı radikallik çukurundan çıkmayla sınanıyor. Modernliğin pozitivist damarından hayat devşiren radikalliğin, soğuk savaş konseptiyle devam ettiği süreci tükettik. Dünyanın yönelimi, zamanın ruhu bu vasatın tertibatını tahrip etti, söz konusu koşullar küresel dünya ile post-modern dalganın müdahalelerinde altüst oluşlar geçirdi. Toplum büyük bir transformasyon halinde. Bayramoğlu’nun ifadesiyle toplumun İslami-muhafazakâr kesim bir taraftan kendi içinde demokratikleşiyor, çoğulculaşıyor, öteki ile etkileşime girerek melezleşiyor diğer taraftan sosyolojik ve ekonomik eşitlenme talebiyle siyaseti baskılıyor. Toplumsal yönelimde sürecin ruhuna, dokusuna uygun yol alıyor. Nihayetinde Ak Parti de, Mahçupyan’ın belirttiği gibi, bu transformasyon dalgasının üzerinde sörf yapıyor. Becerisi ve diğerlerinin becerisizlikleri oranında toplumdan karşılık buluyor. Seçim sonuçları üzerinden meseleyi giriftleştirmenin, gizemlileştirmenin çok da âlemi yok aslında.

Mesele, İslami kesim başta olmak üzere toplumun belirli kesimini kapsayan değişim dinamiği ile olan ilintisini kurma becerisinde. Bu beceri olduğunda yol açık, beceri olmadığında da yapacak bir şey olmuyor. Samimi bir yüzleşme niyeti yoksa yenilginin sürekli mazereti olur. Makul bir izahat bulunmazsa işi “karnını kaşıyan, baleye, dansa, plaja gidemeyen bidon kafalıya havale etmek te, hırsıza, arsıza ram olan kişiliksiz, karaktersiz, kitapsız, hadissiz, sünnetsiz” üzerinden irtifa kaybında aramak ta alıcı buluyor. 

Oysa dünün radikalliğini bir şekilde mümkün kılan vasat gitti. Gittikçe daha radikalleşme sistemi onarmaya, geri getirmeye yetmiyor. Eski bitti. Eski üzerinden peyda edilen radikalliğin de karşılığı yok. O yüzden radikalliğin sorun çözmediği bir parkura geç kalmış bir radikalliği sürmek çözümü değil sorunu derinleştiriyor. Seçim sonuçları da bir anlamıyla bu geç kalmış radikalizmin ölümünü ilan etmekten başka bir şey söylemiyor. Ama ölüye canlı muamelesi çekmek, patolojik olsa da, az rastlanılan bir şey değil.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.