Özgür Eğitim-Sen

Genel Başkanımız Eğitim Gündemini Karar için Değerlendirdi

29.07.2018
A+
A-
Genel Başkanımız Eğitim Gündemini Karar için Değerlendirdi

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, Karar Gazetesi’nde yayımlanan yazısında eğitim sistemi tartışmaları üzerinden değerlendirmelerde bulundu.

 

İktidar analizleriyle meşhur Foucault üzerine küçük bir biyografik değerlendirme yazan tarihçi Philippe Artières, Foucault’un eğitim düzeneğini nasıl yapılacağı en ince ayrıntısına kadar kurallara bağlanmış, iktidarın kendi söylemi nakledilsin diye kullandığı söz alma düzeneği olan basın toplantısına benzettiğini söyler. İlgili bölümün devamında şu değerlendirmelerde bulunur Artières: Tıpkı eğitim gibi basın toplantısının maddi düzeneği de son derece donuktur. Konuşmacı (öğretmen) genellikle daha yukarıda duran bir masanın arkasındadır, dinleyicilerse (öğrenciler) karşıdaki sandalyelerde (sıralarda). Mekân organizasyonundan süzülen bu fiziksel tahakküm Foucault’un ifadesiyle konuşma(cı)nın iktidarını ikiye katlar. O yüzden Foucault hem aktivist olarak yer aldığı basın toplantılarında açıklama yaparken hem de Collège de France’da ders verirken bu tahakküm düzeneğini, kullanma biçimiyle abluka altına alır. Adeta düzeneği tersine çevirir, zafer sözlerine soru listesi, ünlem işaretlerine soru işaretleri ekler. Düzeneği, düzeneğin kendisinin sorgulandığı bir platforma dönüştürür. Resmi bir hakikat rejimini dile getirmek için yapılandırılmış düzenekte sözcüye/ajana dönüşmekten sakınarak verili apaçıklıkları sorguya çekmeyi görev edinir.

 

Eğitim sorununun çözümüne karşı klişe bir çözüm çantası var. Her gelen bu çantanın içine doldurulmuş birtakım aletleri öne çıkararak devrim yapacağını varsayıyor.

 

Bu Foucault okumasının ne kadar iyi ve gerçekçi olduğuyla ilgili değilim. Bu değerlendirmede de göze çarpan tavır-tutum dikkat çekici. Hayata, hayatın mevcut organizasyonuna ilişkin cüretkar tavır-tutum: Mevcut yapıya odaklanma, onu sorunsallaştırma. Malum son bir ay seçim, yeminler, kabinenin açıklanması ve devir teslim törenleriyle geçti. Özellikle devir-teslimlerde dikkatleri çekmiştir: Görevi devreden yapının önemine, yapıyı tahkim etmede gösterdiği gayret ve çabaya dikkatleri çekerken görevi teslim alan da aynı şekilde yapının öneminin farkında olduğuna ve daha büyük bir gayret ve çabayla yapıyı başarılı kılacağına vurgu yaptı. Bugüne değin yapının ablukaya alındığı, varoluşsal bir sorgulamanın nesnesi kılındığı bir devir-teslime şahitlik etmedik. Muhtemeldir ki bundan sonra da etmeyeceğiz. Oysa yapıya güvenin olmadığı, yapının performansına ilişkin memnuniyetin yerlerde süründüğü aşikar. Üstelik çoğu zaman bu güvensizliği ve memnuniyetsizliği işin başında olanlar da kabul ediyor. Hal bu iken yapıyı sorgulamadan, onu dönüştürmeden sadece aktörün kişiliği, çabası ve iyi niyeti üzerinden daha öncede hayata geçirilen ana akım politikalarla büyük sıçramaların gerçekleşeceğine inanmamız, inandırılmamız hatta kendimizi inandırmaya çabalamamız nasıl oluyor? Üstelik inancımızın herhangi bir düşünce ve uygulama ile desteklenmediği tersine yanlışlandığı gözümüzün önünde iken.

 

Ülkemiz/toplumumuz için bir anafora dönüşen bu durumdan ezberlerimize sığınarak çıkamayacağımız açık. Hayatımızı çekip çevirmek, işleri hal yoluna koymak üzere oluşturduğumuz tertibatın işlevsiz kaldığını, sorunları kronik hale çevirdiğini gördüğümüz bunca yılın ardından hiçbir şey yaşanmamış gibi tertibatı kurtarıcı diye kodlamanın elbette anlamı yok. İşlevsiz tertibatta keramet aramak kendimize operasyon çekmek, aynı yerden tekrar tekrar ısırılmak şüphe yok ki kendimizi ve hayatımızı ciddiye almamaktır. Dert yandığımız şey ile çözüm olarak ileri sürdüğümüz şey arasında bir irtibat olup olmadığını bilmiyoruz hatta böyle bir irtibatı aramıyoruz bile. Sorun ile çözüm şeklinde fi tarihinde yapılandırılmış bir düzeneği muhafaza ve müdafaa ediyoruz, maalesef hâlâ ediyoruz. Örneğin, eğitim ile ilgili sorunumuz var. Bu soruna ilişkin klişeleşen bir çözümleme var ve bu çözümleme üzerinden geliştirilmiş klişe bir çözüm çantası var. Her gelen bu çanta içine doldurulmuş bir takım aletleri öne çıkararak devrim yapacağını varsayıyor. Sonra nasıl oluyorsa kendisini de inandırıyor bizi de inandırıyor. Bu kolektif kandırmaca, bu toplumsal mistifikasyon hali sürgit devam ediyor.

 

Eğitim üzerinden örneklendirmeye devam edelim. ‘Eğitim kötü!’ Çünkü öğretmenin niteliği iyi değil! Ne yapacağız, nasıl yapacağız, peki? Öğretmen niteliğini artıracağız! Güzel, peki niteliği nasıl arttıracağız? ‘Öğretmen Strateji Belgesi’ hazırlayacağız. Tamam, sonra? Sonra, o ‘Strateji Belgesi’ doğrultusunda belirlenen çözümleri uygulamaya sokacağız. Anladım, peki sonuç almamız için kaç tane ‘Strateji Belgesi’, kaç tane ‘Stratejik Plan’ kaç tane ‘Kalkınma Planı’ daha eskitmemiz gerekiyor? ‘Komşu, komşu! Hu, hu!’ tekerlemesi modunda işler keyfe keder uzayıp gidiyor! Düzeneği, yapıyı, yapının kodlarını sorgulayan yok! Anladım bunu devlet, bürokrasi yapmıyor! İktidarın bir düzeneği sürdürmekte anlamsız bir ısrarı da olabilir. Alana ilişkin yerleşik bürokrasiyi, egemen klişeleri de aşamıyor olabilir, onu da anlarım. Ama bu anlamsız ısrara, doğrudan varlığımızı ve geleceğimizi hedef alan bu yapıya biz toplum olarak ne için rıza gösteriyoruz, onu anlamıyorum. Kendi tecrübemizi, yaşadıklarımızı yok sayarak niye devam ediyoruz, o anlaşılmıyor. Bu ülkenin devlet dışı unsurları akıllarını başlarına devşirmedikleri sürece bu anaforda debelenmeye devam edeceğiz.

 

Küresel ölçekte seyreden bir alt-üst oluşun içindeyiz. Sadece uluslararası ilişkiler bağlamında yaşadığımız sıcak sorunlar değil mesele. Hayatın her bir alanının bütünleşik şekilde yaşadığı yapısal sorunlardan bahsediyoruz. Felsefe, yaklaşım, tasavvur krizi yaşıyoruz. Yine eğitim üzerinden somutlaştıralım: Eğitimde yaşadığımız kriz (ki küresel bir krizdir bu) Osmanlı son döneminden yapageldiğimiz gibi bir takım teknik-tali eksiklikler üzerinden kaynaklanmıyor. Yani sınıf yaptığınızda, öğretmen niteliğini arttırdığınızda, teknolojik altyapıyı oluşturduğunuzda, ders materyallerini zenginleştirdiğinizde göreceğinizi umduğunuz mutlu-mesut yarınlar olmuyor. Belirttiğimiz alanlarda iyileştirmeler yapıyoruz şüphesiz ama gerçekleşmesini umduğumuz, varsaydığımız şeyler gerçekleşmiyor bir türlü. O yüzden daha iyi sınıf, daha iyi öğretmen, daha iyi teknolojik donanım gibi işi fetişizme kaçınılmaz şekilde vardıran bu tuzaklı düzlemden çıkmanın yollarını aramalıyız.

 

Zorunlu eğitim, Tevhid- Tedrisat, MEB, çocukluk, teknoloji, müfredat, devlet, velayet, din-devlet ilişkisi, anne-baba hakkı, bilişim çağı, küreselleşme, post-modern dünya, çoğulculuk, tanınma politikaları, kültürel çözülme, değer yitimi gibi temel başlıklar üzerinden mevcut dünyayı ve ilişki ağını çözümlemek bir yana tüm bu alanlarda hiçbir şey olmuyormuş gibi sanayi döneminin ve ulus devletin arkaik koşullarında şekillenmiş ve belirli amacı gerçekleştirmeye matuf işe koşulan ve de iş başarımı onlarca yıldır test edilen siyasal mühendislik enkazlarından kurtuluş bekliyoruz. ‘Bu sefer başka, bu sefer kesin olacak!’ diyerek aynı enkazı çözüm olarak görüp yine heyecana geliyorsak yapacak bir şey yok demektir. Zaten sorgulamadığımız, üzerine düşünmediğimiz bir hayatı başka türlü yaşayamayız. Sorgularsak, ezberlerimizin üzerine gidersek ‘ısmarlama bir hayatı bırakma’ imkanımız olabilir yoksa teknik tuzaklar içinden ‘esatir-ül evvelin’e hakikat muamelesi çekip dünyamızı da ahiretimizi de berbat etmeye devam edeceğiz.  

 

Abdulbaki Değer

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

Karar / 26.07.2018

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.