Güvencesiz iş burada muhafazakarlar nerede?

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
02.05.2017
A+
A-

Geçmişten tevarüs edilen kurumlar varoluşsal bir krizin içinde. Geçmişte mevcudu açıklamak için “iyi fikir” payesi ile ödüllendirilen ideolojiler de öyle. Şimdiki hal, zaman kiplerini tersyüz ederken insanlığı  “Araf “ parantezine aldı. Modernlik halden hale girerken izi sürülen söz konusu altüst oluşla birlikte değişim hayatın her karesinde hissediliyor. Yeni ekonomi-politik kendi makbul insanını arıyor. Geçen yüzyılın standartları gözden düşerken yeni standartlar için elden geçirilen toplumlar yeni bir iklimde buluyorlar kendilerini. Ekonomi hayatlarımızı dokuyor, işliyor. Bizim ve çocuklarımızın hayatlarını. Değişimin müjdelediği dönüşüm, sonuçları itibariyle ihtiyat telkin ediyor.

Geçen hafta 657’de yapılması düşünülen değişiklikler üzerinden işin yeni tanımının çalışma hayatı için öngörülen esnek, belirsiz ve kaotik koşulları normalleştiren yanına vurgu yapmıştım. Çalışanlardan uyum göstermeleri istenen ve onlarda belirli bir davranış örüntüsünü zorunlu kılan durum, küresel ekonominin çok da sorgulanmadan kabul edilen yeni buyruklarını dikte ediyor. Bunlar birtakım ezberler ile sarılıp sarmalanan, korunaklı hale getirilen buyruklar. İşin ilginç yanı buyrukların bizleri özgürleştireceği iddiaları ile birlikte sunumu.

Richard Sennett“Yeni Kapitalizm Kültürü” isimli kitabında dile getirdiği tezi birkaç cümle ile şöyle özetler :“Yeni kapitalizmin havarileri üç konuyu -iş, yetenek, tüketim- kendi ele alış biçimlerinin modern topluma daha fazla özgürlük kattığını iddia ediyor. Bu insanlarla aramdaki çekişme onların ‘yeni’ yorumunun doğru olup olmadığı konusunda değil; kurumlar, beceriler ve tüketim kalıpları gerçekten değişti. Benim iddiam, bu değişmelerin insanları özgürlüğe kavuşturmadığı.”

Nietzsche “Modernlerin en büyük yanılgıları, nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmaları.”demişti bir keresinde.Mesela bu yeni durumun rahipleri, kurumlardaki nitelik sorununu, kalite açığını ve performans düşüklüğünü önümüze koyuyorlar. Sonra da bunun nedenini kestirmeden teke indirerek insanların “iş güvencesi”ne sahip olmasına bağlıyorlar. Oysaki 22 milyon çalışanın 2 milyonu devlet memuru. Bu rakamın nüfusa oranına baktığımızda, Avrupa ülkelerindeki ortalamanın yarısına karşılık geldiğini görüyoruz. Bu şu anlama geliyor: Türkiye’de ortalama bir memur Avrupa’daki iki memura düşen işi yapıyor. Yani Türkiye’de memurun iş yükü fazla aslında. Öte yandan güvencesiz 20 milyon çalışanımız var. Bunların yarısı da kayıt dışı. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık 10 milyon kişi neo-kölelik çağına hepimizden erken girmişler. Ne tür koşullarda çalıştıklarını Allah bilir!  

Tamam! Diyelim ki bunda bir sıkıntı görmüyoruz. Peki, bu durum iddiası ile münasip sonuçlar vermiş mi bizlere? Ona bakalım o zaman?

Güvencesiz iş hayatında bir nitelik patlaması mı var?

Göz kamaştıran başarı grafikleri mi çıkıyor karşımıza?

Tam burada bir şeyi de hep birlikte hatırlayalım lütfen. Ak Parti 13 yılık iktidar döneminde bugün kıvançla anlattığı hizmetlerini işte bu “güvenceleri” niteliksizliği, verimsizliği doğuruyor denilen kamu personelleri ile gerçekleştirmedi mi? Mesela sağlık alanında gerçekleşen yadsınamaz başarı;  doktor, hemşire ve diğer sağlık personellerinin iş güvenceleri ortadan kaldırılarak mı sağlandı? Yoksa yönetim anlayışından organizasyona, denetimden düzenlemeye pek çok dinamik unsurun dikkate alınması mı buna neden oldu?

Küresel ekonominin yerel rahipleri maliyet analizlerinde toplumsal değerlerin, zemin tutucu bilişsel ve davranışsal çerçevenin, insanın ruhsal durumunun “güvencesizlik” ile birlikte aldığı hasarı dikkate almıyorlar.

Hadi onlar almıyorlar da muhafazakârlarımız çok mu farklı? TV dizilerindeki absürtlüklere gösterilen tepki nasıl oluyor da çalışma hayatının düzenlenmesi, koşulları ve milyonlarca insanın değerler manzumesini aşındırıcı doğasından esirgeniyor? Oysaki TV dizilerinin tepkisel izleyiciliği ile sınırlı kültürel muhafazakârlık, ekonomi-politiğin her gün aşındırdığı değerlere can suyu veremez.

Güven, sadakat, bağlılık, diğerkâmlık aşınırken kültürel muhafazakârlığın mezarı kazılıyor!

Bu konuları tartışmayı ve bir mesele olarak ciddiyetle sorgulamayı Avrupalı birkaç etik felsefecisine mi bıraktık yoksa? Tıpkı kültür ve eğitimin bu yeni durumdan sağ çıkma ümidinin günden güne eriyişini konu etmediğimiz, tartışma başlığı olarak önümüze koymadığımız gibi. Eğitim-öğretim faaliyetlerini anlamlı kılan zeminde aşınma var.Tüketici refleksleriyle eğitimin sabiteleri arasında uçurum var. Ne yapacağız? Evde kaybettiğimiz anahtarı dışarıda aramaya devam mı edeceğiz?

Kuşkusuz küresel sorunların yerel yansımaları buna benzer başlıklarla karşılaşmalarımızın sık yaşanacağına işaret ediyor. Karşılaşmaların mukadder oluşu cevabın tek ve kaçınılmaz olacağı anlamına gelmiyor / gelmemeli. Yeni koşulları sorgusuz sualsiz kabullenip tek mesele olarak onlara eklemlenmeyi öngören bir yaklaşım geçen haftada belirttiğim gibi eksiktir, vahimdir.

Daha vahim olanı ise sorgulamaktan kaçışımızdır!

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.