Hasan Ali Yücel ile 19. Şura Üzerine

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
22.08.2017
A+
A-

19.Milli Eğitim Şûrası etrafında tartışmalar yoğunlaşmışken soluğu önemli bir ismin yanında aldım. Can Yücel’in baba sevgisini anlattığı “ben hayatta en çok babamı sevdim” ünlü şiirinin kahramanı Hasan Ali Yücel’in yanında.  1939’da ki 1.Şûraya Bakan olarak katılmış bu önemli simanın tartışılan konulara ilişkin hangi açıklamalarda bulunacağını, itiraf etmeliyim, bayağı merak ediyordum. Yaşının ve sağlığının hassasiyetine istinaden konuya hemen girmem gerekiyordu. Beklemeden malûmunuz 19. Şûra toplandı ve eğitime ilişkin bir takım kararlar açıklandı. Genel olarak nasıl değerlendirdiniz? diye sordum.
Uzun uzun baktıktan sonra “sualinize geçmeden müsaade ederseniz evvela eğitim sisteminin mevcut haline dair birkaç şey arz edeyim” dedi. 1.Şura’nın açılış konuşmasında şöyle demiştim: “Muhterem arkadaşlar, kanaatimce bütün Maarif teşkilatı tam ve mükemmel bir uzviyet alabilmek için her uzvunun birbiriyle alakalı, birbiriyle münasebetli bir surette işlemesi lazımdır. İlköğretim mensuplarımız, kendilerine gelen çocukların aile muhitlerinden şikâyet ediyorlar ve muvaffakiyetlerindeki eksiği okul dışına ve öncesine atfediyorlar. Ortaokul öğretmenleri ilkokuldan gelen çocukların zayıf olduklarını söylüyorlar. Lise muallimleri ayni şikâyetleri, ortaokula yükletiyorlar. Üniversite ve yüksek mektepler ise liseden gelen çocuklarımız şu ve bu noktalardaki kuvvetsizliğinde ısrar ediyorlar. İlkokula giren çocuğun içinde yaşadığı dar muhitle başlayan bu şikâyet dairesi, burada kapanmış gibi görünür. Fakat aldanmamalıdır. Çünkü üniversitenin ve yüksek mektebin verdiği mezundan da hayat şikâyet ediyor ve devre, bu şikâyetin ancak umumi hayat ve geniş muhite dayanmasıyla kapanıyor.” Şimdi geçen mühim süreye rağmen maateessüf değişen bir şeyin olmadığını ve tespitlerimin de el’an vâkî olduğunu müşahede ediyorum” dedi.
Efendim dedim özellikle Osmanlıca dersi etrafında kümelen dil tartışması var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Evvela şunu belirtmeliyim “Türkçeden gayrı her dil, bizim için ecnebidir” dedi kararlı bir şekildeve devam etti; “Dil meselesinde hakikaten bir kopma olmuştur. Esasen inkılâp, bu neviden kopmalardır. Ve biz de Anayasamıza kadar bu sıfatı koymuşuz, inkılâpçı demişiz ve ipi koparmışız. Şimdi bu ip koparılmasında sarsıntı olmasın demek, olmayacak bir şeyi istemektir. Böyle şey olamaz. Biz bu sarsıntıyı kudretimizin azamisiyle, en aza indirmeye çalışmaktayız.”Efendim geçmişle-kültürle kopuşa neden olunduğu ve bunun bir hafıza kaybı yarattığına ilişkin değerlendirmeler oluyor diyerek araya girdim. Ancak yapılan değerlendirmelerden hoşnut olmadığı belli olarak “Filan böyle söyledi diye öyle düşünmüyoruz. Kendi kafamızla, kendi ihtiyaçlarımızı dikkate alarak yeni ve kendimizin olan bir hayat kurmak istiyoruz. Çünkü biz, maziye bakmıyoruz, istikbale bakıyoruz, onları (çocukları) istikbal için yetiştiriyoruz” diye devam edecekken araya girdim.
“Efendim, bir de çok tartışılan “din dersleri” konusu var. Bu tartışmayı nasıl görüyorsunuz?” diye sordum. Canı iyice sıkılmış gibiydi ancak büyük bir inançla “Tevhidi Tedrisat Kanunu’nda iki esas vardır: Bütün ilim ve öğretim müesseselerini Maarif Vekâleti’ne bağlamak ve Şeriye ve Evkaf Vekâleti hususi vakıflar tarafından iade edilen medrese ve okulları Maarif Vekâleti’ne devretmek. Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun terbiye müessesesi olarak dini vasfı olan medreseleri yok ettiğine göre ve Cumhuriyet devleti esasen din ile devleti ayırmış; dini sırf fertlerin vicdanlarına, duygularına bırakmış olduğu için Cumhuriyet, çocukların terbiyesinde bilginin ve ahlakın bilgi kadar dini kaynaklardan ayrılmış olarak verilmesini temin etmiştir. Bu itibarla Cumhuriyet okullarında devlet eliyle din tedrisatı yapılmaz” dedi. İkna etmek istercesine devam etti; “bazı ülkelerde nasyonalizm iki unsuru beraberinde taşır: din, gelenek, Fransa’da olduğu gibi. Bizim nasyonalizmimiz böyle değildir. Mutlak surette geleneğe bağlı olmadığımızdan inkılâpçıyız. Tevhidi Tedrisat işini yaparken asırlardan beri gelen bir geleneği koparıp attık. Bizim anladığımız nasyonalizm ananeci olsaydı, mesela harf değiştirilmesini yapamazdık. Laiklik fikri olmasaydı, Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu çıkaramazdık, yani medreseleri kapayamazdık.”
Elindeki bardaktan çayını yudumlarken konuşmasını sürdürmeye niyetli olduğunu fark ediyordum ancak diğer taraftan da zaman daralıyordu. Efendim dedim, son olarak yaşanan tartışmaları da dikkate alarak nasıl bir eğitim istiyoruz? “Başvekil İsmet Paşa’nın Muallimler Birliğinde söylediği nutuktan size bazı parçalar okuyacağım” dedi ve eline aldığı bir kâğıttan okumaya başladı: “Milli terbiye istiyoruz. Bu ne demektir? Bunu, zıddıyla daha vazıh anlarız. Milli terbiyenin zıddı nedir derlerse söyleyebiliriz: Bu belki dini terbiye yahut beynelmilel terbiyedir. Sizin vereceğiniz terbiye dini değil milli, beynelmilel değil, millidir” dedi ve kâğıdı sehpanın üzerine yavaşça bıraktı. Kalkmaya hazırlanırken devam etti “bütün bu söylediğim ana prensipleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında bulursunuz. Onun muhtelif maddeleri bu söylediğimiz esasları milli talim ve terbiye faslında tespit etmiştir. Maarif Vekâleti’nin hazırladığı bütün kanunlar, yaptığı ve yapacağı bütün işler iktidarda kaldığı her zamanda parti programına göre olmuştur ve olacaktır.”
***
Acele ediyorum, çünkü gündem soğumadan“kendini Türk irfanına adamış, münzevi ve mütecessis fikir işçisi” Cemil Meriç’e yetişmem gerekiyor. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.