HDP’nin “Amok” Siyaset’i

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
24.08.2017
A+
A-

Bilindiği gibi bir çağın gücünü ön plana çıkartan unsurlar başka bir çağın zayıflık nedenine dönüşürler. Bir döneme damgasını vuran yaklaşımlar başka bir dönemde itilip kakılmaktan kurtulamazlar. Bir dönemin işlevsel siyaseti başka bir dönemde paslanmış bir prangaya dönüşebilir. Bir dönemin gözde tarzları sonraki dönemin alay konuları olarak ancak kendilerine yer bulabilirler.

Tarih bir anlamıyla “iki günü birbirine denk gelmeyecek” şekilde yaşam sürdürmenin hakkını vermeyenlerin, tarihi durdurma yanılgısına kapılanların, yaşamı kendilerinde sabitlediğini düşünenlerin veyahut yakıcı pratiği içerisinde kozasına gömülüp kalanların trajik hikâyesini anlatır. Son günlerde Suriye’deki gelişmeler dolayımında Doğu ve Güneydoğu’da yaşadıklarımız bana tarihin bu trajik hikâyesini çağrıştırdı.

Yakın bölgemizdeki sıcak gelişmelerin baskısını hissederken içerde yaşadıklarımızı izah etmeye dönük pek çok girişimi görüyoruz. Hükümetin Suriye politikasından Ak Parti’nin gizli mezhepçiliğine, Yeni Osmanlıcılıktan Erdoğan’ın karakterine, PKK’nın güvenilmezliğinden IŞİD vahşetine uzanan yığınla analiz var. Türkiye kamuoyunda baskın çıkan ana okuma ise HDP’nin yaptığı eylemlilikte gizil ve derin anlamlar arayan müzmin muhaliflerin yorumları oldu. Oysa “mutlaka başka bir şeyler vardır” yönlendirmesinden kendimizi sıyırdığımızda sondajlanacak derin ve sofistike anlamlar yerine sadece yalın ve yüzeysel bir şiddeti gördük.  

Kendi eylemselliğinin fetişizmine kapılan bir siyasetin değişen ilişkiler ağını gözden kaçırması nedeniyle yapıcı olma potansiyelini yitirerek bozucu bir unsura nasıl evrildiğini gördük.

Dünyanın en hareketli siyasal-kültürel havzasının olağandışı koşullarında sorumluluk üstlenmek yerine aklı felç eden duygulara, düşünceyi dışlayan kontrolsüz bir eylemliliğe kendisini teslim eden çaresiz siyasi hareketin şantajını gördük. Siyasal gelişmelere makul, meşru ve mümkün olan yerine kendini kaybetmiş bir benliğin cinnet geçiren haliyle müdahil olmak isteyen “amok” siyaseti gördük.

Bölgedeki sıcak gelişmeleri dikkate alan incelikli bir siyaset üzerinden varoluşunu temellendirmek yerine önceki koşulların şekillendirdiği siyasete ham gençlerin duygu dünyasından yakıt takviyesi yapan aciz hareketi gördük. Çözüm süreci ile toplumun iyice içselleştirdiği yeni sosyo-politik eşiğin gereksinimleri ile önceki dönemin yerleşik alışkanlıkları arasında salınan hareketin iddialarından vazgeçerek soluğu çözümsüz ezberinde aramasını gördük.

Hükümetin daha doğrusu toplumun çözüm sürecine ilişkin kararlılığını bütünüyle kendi pozisyonunun haklılığına bağlayan kompleksli bir hareketin şımarıklığını gördük. Ülkenin temel bir sorun alanına, doğru ya da yanlış, ayna tutmakta iken zamanla tuttuğu aynada sadece kendisini hayran hayran seyreden nevzuhur bir narsizmin çekilmezliğini gördük.      

İlkesel bir konuma, insanı temel alan bir stratejiye değil de konjonktürel gelişmelerin pragmatizminde demirlendiğinde devrim şarkılarının nasıl da acı çığlıklara dönüştüğünü gördük.Örgütsel bağlılığı pekiştirmek adına pompalanan kin ve nefretin ne tür bir gözü dönmüşlüğe davetiye çıkardığını gördük. İçeriği boşaltılmış bir barış retoriğinin altında inceden inceye zerk edilen düşmanlığın gencecik insanları nasıl zehirlediğini gördük.

Ötekinin sorumluluğunu üstlenmeyen, kendisi ile dolup taşan bir benliğin nasıl yabancılaştığını, basiretinin bağlandığını hatta psikopatlaştığını gördük. Türkiye ölçeğinde filizlenme emaresi gösteren bir siyasetin anlık gelişmelerin kıskacında kendisini şiddete bırakışını gördük. Kontrol edilmesi, taşınması, yönlendirilmesi gereken bir kitlenin, akıl, mantık, vicdan, insaf ve imkân düzleminde konumlanması gereken “öncülerini” nasıl esir aldığını gördük. Tarihsel derinlikten, stratejik incelikten ve sağlam bir gelecek tasavvurundan yoksun siyasetin kendisini gözü dönmüş bir kitlenin taşkın şiddetine nasıl bıraktığını gördük.

 Doğruyu “iktidarı zayıflatacak her şey” olarak kodlayan iç ve dış aktörlerin hezeyanına kendisini kaptıran siyasetin kendi fantezisine uygun gelişmeyen sosyal-siyasal hadiseler karşısında nasıl intihara kalkıştığını gördük. Kürt siyasetinin emmek istemeyip yedekte bekletip sırtını sıvazladığı enerjinin tahripkâr bir eylemliliğe nasıl dönüştüğünü gördük. Rojawa üzerinden Kürt siyasetini kuşatan iyimserliğin tarihsel-toplumsal bir gerçeklikten değil yoğunlaşmış duyguların bloke ettiği bir akıldan, bir zihin açıklığı eksikliğinden kaynaklandığını gördük.

Kimse kusura bakmasın, ortada deşifre edilecek, gizemi çözülecek bir durum yok. Muhatap alınma sorumluluğunu taşıyamayan, yeni dönemin dinamiklerini okuyamayan bir siyasetin, tarihin kısa bir fetret anına odaklanarak kurduğu gelecek hayallerinin enkazında can çekişmesinden başka bir şey yok. Öngörü yok, akıl yok, vicdan yok, empati yok.

Çığırından çıkmış bir şiddet var. Kin ve nefret kusan sağlıksız bir bünye var. Kendisinden başkasını görmeyen, duymayan, hissetmeyen bir bencillik var. Sağaltılması gereken bu bünyeye kendisini teslim eden Türkiye partisi olma iddiasındaki HDP var. Ve siyasetini maskeli güçlerin taşkınlığına bağlayan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile “acaba” dedirten Selahattin Demirtaş var.

Öyle derin anlam, ince strateji vs. yok yani. Görüntü ve gerçekliğin bütünleşmesi kısaca. Normalde pek olmaz ama HDP başardı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.