Hepimize soruyorum, açık konuşalım lütfen!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
21.04.2021
A+
A-

Türkiye’de kamusal alanda konuşmanın ne bir ciddiyeti var, ne de bu konuşmanın bir anlamı var. İçerik yitimine uğramış, ölçü, ilke ve değer mekanizmaları çökmüş bir yığın gibiyiz. İşlerimiz bir ölçü üzerinden gitmiyor, konuşmalarımızın bir mantığı, manası ve tutarlılığı yok. Gerçeklik algısı henüz oturmamış çocuklar gibi kayıtsızlıkla her şeyi söyleyebiliyoruz. Normalde infial yaratması gereken sözler hiçbir maliyet oluşturmadan rahatlıkla dile geliyor. Keşke sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyor olsaydık. O zaman cehaletimize yorar, en azından sevimsiz de olsa bir mazeretimiz olurdu. Lakin hem sözün ne manaya geldiğini bilmek, hem de bunun üzerine kayıtsız kalmak en hafif ifadeyle varlığı, ağırlığı, etkisi olan bir şey olmaktan çıkmaktır. Hatta daha ağırı yenilir yutulur olmayan bu sözlerin varlığı, ağırlığı, etkisi olduğu düşünülmeyen bir varlığa, ortama inanıldığı için rahatlıkla dile geliyor oluşudur.

Bir kaç ay önce Milli Eğitim Bakanımızın şu sözleri düştü basına: “Kâbe’nin anahtarını gayrımüslime veren zihniyet, kenar mahalledeki okul yöneticiliğini layığına veremiyor.” Ardından katıldığı bir televizyon programında kendisine sorulan eğitimde istihdamın ehliyet-liyakat durumuna ilişkin de benzer şekilde şunları söyledi: “Kamudaki istihdam politikası ya da belli görevlere kimlerin getirildiği ile ilgili, şimdi Milli Eğitim Bakanına mı soruyorsunuz bu soruyu? Çok doğru değil gerçekten, onu kahve içerken konuşuruz.” Milli Eğitim Bakanının bu tespitlerine benzer bir tespit geçen gün yetkili memur sendikasının başkanından geldi. O da konuyla ilgili bize şunu söylüyor: “Bir sistemin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için yönetici kadroların liyakat merkeze alınarak belirlenmesi hayati derecede önemlidir. Liyakat sisteminde bir pozisyon için seçilen kişinin yeterli bilgiye, eğitime ve tecrübeye sahip olması gerekir. Üzerinde durulan yalnızca o görevin gerektirdiği niteliklerdir. Özellikle bir ülkenin, toplumun geleceğinin şekillendiği eğitimde yönetim kadrolarının nepotizmden, kayırmacılıktan uzak bir şekilde belirlenmesi, tabiri caizse geleceğin de adil şahitlik çerçevesinde belirlenmesi anlamına gelir. Zira yönetimde hâkim olan ilkeler ve kurallar toplumsal yaşamın işleyişini belirler.” İkisi de aynı konuya benzer vurgularla dikkatimize çektiklerine göre ortada bir sorun var demektir. Öyle ya, sorun olmasa her iki ismin mevzuyu gündem etmesinin anlamı olmazdı. Benim bu söylemde varlığımızın varlığına, ağırlığına, etkisine dair şüphe uyandıran hususlar görmemin sebebi şu: Normal koşullarda bu söylemin dile geldiği yerde yer yerinden oynamalı da ondan.

Peki niye yer yerinden oynamalı? Söyledikleri şeylerde bir yanlışlık mı var? İftira mı atıyorlar? Yok, tersine hiçbir yanlışlık yok, her şey tam da söyledikleri gibi. Yani ehliyet ve liyakat problemimiz var, “Kâbe’nin anahtarını gayrımüslime veren zihniyet kenar mahalledeki okul yöneticiliğini layıkına veremiyor.” Dikkat edelim lütfen! Bize işlerin düzgün yapılmadığını söyleyenlerden birisi eğitimin başındaki kişi. Yani bu işlerin belirtilen ilkelere uygun şekilde yürütülmesi ile sorumlu kişi. Diğeri Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütünün başındaki kişi. Yani bu ülkede bu işlerin bu şekilde olmaması için mücadele sorumluluğuyla mükellef yapının başındaki isim. Bu isimleri, bu meseleyi ve verilen bu beyanatlar üzerinden konuşmayı bile başlı başına kendileri de dahil olmak üzere hepimiz için kolektif bir aşağılanma, değersizleşme olarak görüyorum. O yüzden çok daha uzatmadan kamusal bir konuşmanın ciddiyetine halel getirmemek koşuluyla her iki yetkilimize soruyorum. Dikkatleri çektiğiniz liyakat mevzusunda kayırmacılık yapan, kenar mahalledeki müdür yardımcılığını layığına vermeyen kim? Bunu yapan kim ve siz buna engel olmak için ne yapıyorsunuz? AK Parti Hükümetleri yeni kurulmadı, yetkili sendika bugün yetkiyi almadı? Ne diyorsunuz? Tespit ederken neyi itiraf ediyorsunuz, dikkatleri çekerken kimleri itham ediyorsunuz farkında mısınız? Eğri oturup doğru konuşmak zorundayız. Açık ve samimi konuşmalıyız. Söylediğimiz şeyin ne olduğunu, neye karşılık geldiğini ve bizden ne tür performans beklediğini bilerek konuşmalıyız. Bulunduğumuz konum ve yaptığımız işler nedeniyle ne şekilde konuşup konuşamayacağımızı da hesap ederek konuşmalıyız ayrıca.

Bir söylemde sadece söylenen söze bakılmaz. Söylenen sözlerin içinde dile gelmeyenler, örtük olarak söylenenler var. O söyleme meşruiyetini veren önkabuller var, sözlerin ima ettikleri var. Söylenenlerden ziyade yakıcı olanlar ve varlığımızın niteliğinin ne olduğunu gösterenler de bunlar. O yüzden yukarıda söylediğim gibi söz düşmüş ve varlığımız anlamını, önemini, ağırlığını ve etkisini yitirmişse bu kolektif değersizlik içinde ne söylense, ne yapılsa gideri de oluyor maalesef.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.