HZ. MUHAMMED: ALLAH’IN ELÇİSİ

Bekir Birbiçer
Özgür Eğitim-Sen MYK Üyesi                                           Tüm Yazıları
10.12.2016
A+
A-

Baran, Serçelerin Şarkısı, Söğüt Ağacı, Cennetin Rengi gibi simgesel anlatımın üst seviyede olduğu duygu yüklü sosyal temalı filmlerle tanıdığımız Mecid Mecîdî‘nin Avrupa’da islamofobinin hızla yükseldiği dönemde peygamberimizin, gerçekliğiyle tanınması amacıyla yola çıkarak ilk etapta Resûlullah’ın çocukluk dönemini aktarmaya çalıştığı film büyük gürültüler kopararak vizyona girdi.’Bu filmi izlemeyin’ , ‘Gösterimden kaldırılsın’ kampanyalarıyla sosyal medyada sert tartışmaların yaşanmasına neden olan film, İslami çevrelerin, ‘Çağrı’nın çekildiği 1976’dan bu yana hiç yol kat edemediğini göstermesi açısından da önemliydi. Benzeri tepkilerle Mustafa Akkad’ın da burnundan getiren, kültürel ve sanatsal meselelerle pek işi olmayan muhafazakar camianın mezhepsel ve siyasal kaygılarla Mecîdî yi ve filmini nasıl mahkum ettiğini ibretle izliyoruz. Şiilik propagandası suçlamasına maruz kalan filmde Ebu Talib’in müslüman olarak gösterilmesi dışında tamamen sünni argümanlar ve kaynaklar kullanıldığını gözlemliyorsunuz. İran’da şii mollaların, Türkiye’de sünnîci yobazların sert tepkisiyle karşılanan, Mısır ve Suudi Arabistan’da gösterimi yasaklanan filme gösterilen bu aşırı tepkiler, İslam dünyasının seviyesini gösterdiği gibi cesaret kırıcı yönüyle daha sonraki benzeri sanatsal girişimlerin önünü tıkaması açısından üzücüydü.

Konu yüzlerce fırkaya, mezhebe ve anlayışa bölünmüş İslam âleminin önder kabul ettiği Hz. Peygamberin hayatı olunca herkesin ortaklaşacağı bir dili ve anlatıyı yakalamanın ne kadar zor olduğu kolayca takdir edilebilir. Hele de bunu yapan yönetmen son yıllardaki siyasi duruşuyla sünnî dünyada haklı bir nefretin objesi haline gelen ‘İran’ menşeili olunca iş daha çetrefil hale geliyor. Film bu anlamda hem şiîlik üzerinden mezhebi hem de İran üzerinden politik düşmanlıklar devreye girince sanatsal bir yapıtın nelere meze haline gelebildiğini görmemiz açısından iyi bir örnek oldu.
Bu kadar tartışılan filmin içeriğine gelirsek:Film, peygamberliğin 7. yılında Ebu Talip mahallesinde 3 yıl boyunca yaşanan ambargo olayıyla başlıyor ve Ebu Talib’in anlatımından Resulullah’ın doğduğu yıla dönerek 12 yaşına gelinceye kadar ki süreç resmediliyor. Çağrı filminde olaylar Hz. Hamza merkezli işlenirken burada çocukluğu olması nedeniyle doğal olarak dedesi Abdulmuttalip ve ölünceye kadar yeğenine kol kanat geren amcası Ebu Talip merkezli işlenmiş. Aynı şekilde annesi Amine ve süt annesi Halime de odak noktasında tutulmuş. Anlatımı belgesel olmaktan çıkarmak maksadıyla yan hikâye olarak Yahudi teşkilatının, doğumundan itibaren peygamberimizi öldürme çabaları ve kovalamaca kurgusu eklenmiş. Bu da sinema filmi izlediğiniz gerçeğini göz ardı etmeyip tarihsel gerçeklik gibi bir arayışa girmediğiniz durumda rahatsız etmiyor. 
Babasının doğmadan ölmesi, çok küçük yaşta annesini kaybetmesi, yurdundan kovulması, taşlanması, erkek çocuklarını çocuk yaşta kaybetmesi gibi dramatik olayları, peygamberimizin yaşadığı güçlükleri ve acıları anlatırken bir çırpıda sayıverip geçeriz fakat filmde annesine düşkünlüğü, annesinin hastalanması ve ölmesi karşısında yaşadığı üzüntü ve ateşlenip yataklara düşmesi empati yapabilmenizi ve onu biraz daha iyi anlayabilmenizi sağlıyor. Genel olarak da çok iyi bildiğiniz ve defalarca okuduğunuz olayları izlerken peygamberin o andaki hissiyatını yaşamaya çalışıyorsunuz. Hasılı filmden peygamber sevginiz artmış, maneviyatınız yükselmiş olarak çıkıyorsunuz ki bu da bir filmin verebileceği maksimum fayda olsa gerek. 
Filmdeki en çarpıcı sahneler ise simgesel anlatımın tercih edildiği sahnelerdi. Aşk filmi çekmenin yasak olduğu İran’da simgelere derin anlamlar yükleyerek ‘Baran’ gibi unutulmaz bir aşk filmi yapabilen Mecîdî’den tamamen düz bir anlatım beklemek yanlış olurdu zaten. Ebabil kuşlarının Ebrehe’nin ordusunu yerle bir etmeden önce Kabe’yi tavaf etmeleri, Resul’ün eteğine yapışan dikenli bitkinin bir türlü ayrılmak istememesi ve ayrıldığında da tüm çiçeklerinin havaya uçuşması gibi örneklerin yanı sıra finaldeki suya dalan sayısız kadın eli ve en son peygamberimizin elinin suya girmesi Mecîdî’nin tarzını ortaya koyduğu sahnelerdi. Halime’nin devesinin kaçtığı sahne de gerek çekim başarısı gerekse de duygusal boyutuyla filmin nadide bölümlerinden biriydi.
Fil olayına dair bölümler ve balıkların kıyıya vurduğu sahneler oldukça başarılı, hatta Hollywood düzeyinde profesyonel yapılmış diyebiliriz. Küçük bütçelerle yaptığı minimal filmlerine alıştığımız Mecîdî den bu manada bir beklentinin olmaması nedeniyle o görkemli sahneler oldukça şaşırtıcıydı. Vittorio Storaro’nun elinden çıkan muhteşem görselliği, yine dünyaca ünlü Hintli müzisyen A.R. Rahman’ın etkileyici müzikleri, Mecîdî ‘nin insanı yüreğinden yakalayan duygusal yaklaşımı, kılı kırk yararak hiçbir ayrıntı atlanmadan hazırlanmış kostümleri, platosu ve oluşturulan atmosferiyle dev bir prodüksiyon ile beklenenin üstünde bir yapıt çıkmış ortaya. 

Aynı zamanda senaryosunu da yazan Mecîdî, gördüğüm kadarıyla gösterilebilecek tüm hassasiyetleri dikkate alarak hareket etmiş ve herkesi kuşatacak bir dil yakalamaya çalışmış. Komplocu bir gözle bakılmazsa eğer büyük oranda başarılı olduğu söylenebilir. Aynı zamanda dönemin inanç sistemi, kültürel yapısı, yaşam tarzı, Mekke’nin yönetim sistemi vb. didaktik bir dil kullanılmadan tüm yönleriyle verilmeye çalışılmış.
Dindar bir yönetmen olan Mecîdî bu filmi Batı’da yükselen İslamofobi karşısında İslamı ve Peygamberimizi dünyaya tüm gerçekliğiyle tanıtmak ve yanlış algıları ortadan kaldırmak amacıyla yaptığını ifade ediyor. Fakat peygamberimizi doğumundan itibaren o kadar abartılı bir mucize ve doğaüstü dil kullanarak anlatmış ki Resul’ü tüm gerçekliğiyle anlatma iddiası biraz havada kalmış gibi gözüküyor. Filmi izlerken bu tür sahneler içinde yaşadığımız kültür gereği aşina olduğumuz anlatılar olduğu için çok rahatsız etmiyor belki ama doğru bir peygamber tasavvurunun ıskalanması anlamında yerinde olmamış izlenimi veriyor. 
Yardımseverliği, işkence gören kölelere merhameti, diri diri toprağa gömülen kız çocuğunu kurtarması, bunu yaparken kızın babasının yüreğine, benliğine, ruhuna hitap eden üslubu, yaşadığı çağın hurafelerine ve putperestliğe karşı duruşu gibi gözyaşları ile izlenen müthiş bir peygamber sevgisi ve sıcaklığı hissetmenizi sağlayan sahnelerle yetinseydi keşke. veya bu meyandaki yaşanmışlıkları çoğaltsaydı.
Sık sık sanatsal ve sembolik anlatımlara kayılması anlatımı derinleştirmek için belki gerekliydi fakat filmin süresinin çok uzamasına yol açmış. Önemli bir handikap olarak gözüken süre 130 veya 140 dakika civarında tutulabilseymiş soluk soluğa izlenen izleyiciyi sıkmayan bir film olabilirmiş ki bu, gereksiz uzatmalar olmasa çok rahat sağlanabilirdi.

En çok tartışılan temsil meselesine de, hassasiyetlere olabildiğince dikkat edildiğini ve yüzünü göstermediklerini, gösterilen kısımlarına Selçuklu ve Osmanlı minyatürlerinde de yer verildiğini belirtmekle yetinelim. 

Sonuç itibâriyle İslam dünyası açısından önemli bir sanatsal yapıt ve ciddi bir emek söz konusu. Benzer örneklerinin artması lazım ki lüzumsuz tartışmalardan kurtulabilelim, dünyaya İslam’ı en güzel şekilde tanıtabilelim. Fakat bir kaşık suda fırtınalar koparabilen mezhebi ve politik angajmalarından, sanata ve kültürel işlere yaklaşımdaki yoz ve yobazca yaklaşımlarından kurtulamamış İslam âlemi için bu bahsettiğimiz gerçekleşmesi zor bir hayal gibi gözüküyor. Üç bölüm olarak tasarlanan filmin çocukluk dönemi olan ilk ve en sade, sorunsuz bölümü için bu kadar gürültü çıktıysa, sanatsal bir çalışma iman- küfür meselesi haline geldiyse peygamberlik dönemi ve sahabelerin de yer alacağı diğer iki bölüm maazallah savaşa bile neden olabilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.