İktidarın Mikrofiziği

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
15.09.2016
A+
A-

İnsanların tebaa, uyruk, vatandaş kılınışını mümkün kılan süreç ve bu sürecin işleyişi bizleri; iktidar, yönetim, egemenlik, devlet gibi yapılar ya da kavramsallaştırmalar üzerinde düşünmeye götürür. Nitekim söz konusu isimlendirmeleri birer konu başlığı olarak düşündüğümüzde bu başlıkların her biri ile ilgili olarak kanıksanmış cevap; bir hükmeden olarak kraldan, hükümetten ya da devletten başlayarak konuya giren ve iktidar kavramını bir politik egemen, erk ya da devlet üzerinden tanımlayan yaklaşımlardır. İşte tam da bu noktada geliştirdiği incelikli iktidar analiziyle Michel Foucault (1926-1984), farklı ve özgün bir yerde durarak çözümlemesini yukardan aşağı değil; aşağıdan yukarı ve tüm ilişkiler ağı ile bütün toplumsal alana içkin olan bir iktidar tanımlamasıyla gerçekleştirmektedir. Aslında Foucault Batı’da özne ve bilim felsefesinde yoğunlaşan geleneği de karşısına alarak müstakil olarak bir özne ve öznel deneyimin söz konusu edilemeyeceğini, özneyi ve öznel deneyimi kuran bir söylem ve o söylemle ilişkili iktidar mekanizmalarının analizini yapmanın gerekliliğini de göstermiştir. Bu çerçevede özne ile iktidar ilişkilerini öne çıkarıp bunun üzerinden insan bilimlerini konu edinerek etkili bir bilim eleştirisi de geliştirmiştir.

İktidara ilişkin soykütüksel bir yöntemle yaptığı çalışmalarında Foucault; çok genel bir biçimde ifade edecek olursak Batı’daki hükümranlık biçimlerinin antik dönemden, Hıristiyan pastorallik ve ortaçağ ile özdeşleştirdiği adalet devletine; onun 15. ve 16. Yüzyılda kazandığı bir biçim olarak idare devletine ve modern çağın başlangıcından özellikle 18.Yüzyılda bir dizi taktik ve iktidar teknolojisi ile yerleşen yönetim devletine geçişi konu eder. Foucault’nun Deliliğin Tarihi isimli eseriyle başlayan söz konusu iktidar analizlerinin bütününe baktığımız zaman özellikle Hapishanenin Doğuşu isimli eseriyle birlikte evrilen bir iktidar anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. Ölümüne yakın tarihlerde kendisi ile yapılan söyleşilerde ve ölümünden sonra yayınlanan ders notlarında Foucault’nun iktidar analizlerini geliştirmeye yönelik çabasını görmek mümkündür.

Bu yazımızda öncelikli olarak Foucault’da iktidarın nasıl tanımlandığının üzerinde durarak ve Foucault’nun iktidar analizlerinden hareketle modern çağın başlangıcıyla birlikte kendisinin ortaya çıktığını söylediği yönetim sorununu inceleyeceğiz. Bunun Foucault’nun yaptığı dönemselleştirmeler içerisinde ne şekilde evrildiğini ve kendisini mümkün kılan bir olgu olarak iktidarın işleyişini ele alacağız.

FOUCAULT’NUN İKTİDAR ANLAYIŞI 

İktidar genellikle siyasal iktidarla bir tutulan bir anlayış çerçevesi içerisinde tanımlanmıştır. Özellikle, bazı “çatışmacı kuramcılar” tarafından ise, gücü elinde bulunduran ve elinde bulundurduğu bu güç ile çıkar sağlayan kişi ya da grupların varlığı üzerinde durulmuş (Uzun ve Uzun,2002:630), ve iktidara ilişkin yaklaşımlar bu varsayımlar üzerinden geliştirilmiştir. Böyle bir vasattan hareketle konu edildiğinde iktidarın; sadece hükmeden bir kişi ya da grup ve onların bir hükmetme aracı kıldıkları devlet ya da siyasal erk üzerinden tanımlanması yeterli bir analizi mümkün kılmamaktadır. Foucault’nun iktidar üzerine yaptığı çalışmalar, getirdiği tanımlamalar böylesi bir yetersizliği ortaya çıkarmakla birlikte iktidara ilişkin yeni ve derinlikli bir bakışı da mümkün kılmaktadır.

Foucault, iktidarın genel ve incelikli stratejileriyle, mekanizmalarıyla asla yeterince incelenmediğini, onun yerine iktidarı elinde tutanların incelendiğini (Foucault,2007:35), söylerken haklıdır. Foucault’nun sözünü ettiği iktidarı elinde tutanlar ve onlar üzerinden yapılan iktidar okumaları, bir krallar ya da generaller hakkında anekdotlar tarihidir ve bunun karşısına süreçlerin, iktisadi alt yapıların tarihi çıkarılmıştır(Foucault,2007,35). Foucault’nun yeterince incelenmediğini belirttiği bir başka husus da iktidar ile bilgi arasındaki ilişkidir ve kendisinin yapmaya çalıştığı şeyi iktidar ve bilgi arasındaki sürekli eklemlenmeleri ortaya çıkarmak(Foucault,2007:35), şeklinde tarif eder.

Foucault, çağın en temel sorunu olarak gördüğü iktidarı ele alan iki tür araştırma ve düşünme tipinden söz eder. Birisini Marksist diğerini ise göstergebilimsel olarak tanımladığı bu iki düşünce biçiminden Marksist kavrayışın, sorunu devlet aygıtı sorunuyla bütünleştirerek ele aldığını; diğerinin ise sorunu gösterge düzeyinde ele alarak sistemliliğe indirgediğini(Foucault,2007:48), belirterek Foucault, kendi geliştirdiği iktidar yaklaşımını bu iki yaklaşımdan tamamen ayırır. Dolayısıyla denilebilir ki Foucault’nun geliştirdiği iktidar analizi gerek politik felsefenin gerekse de Marksist ya da akademik yaklaşımların kullanmış olduğu modelden radikal anlamda farklıdır(Keskin,2000:10), bu farkın boyutlarını Foucault’nun iktidar anlayışına yakından bakarak görebiliriz.

İktidarın işleyişinden söz ettiğinde yalnızca devlet, yönetici sınıf, ya da hegemonik kastlar sorununa gönderme yapmadığını bireylerin gündelik davranışlarından bedenlerine varıncaya kadar üzerlerinde işleyen ve giderek daha da incelen mikroskobik iktidarlar dizisine gönderme yaptığını(Foucault,2007:48) belirtirken Foucault, aslında kendisinin iktidarın mikrofiziğine kadar inme işleminin, iktidarın anlaşılmasındaki önemini de vurgulamış olur. Bu yüzden çok ince iktidar tekniklerinin delilikten suça, cinsellikten etiğe kadar bir dizi noktada ne kadar etkili bir biçimde işlediğini göstermeye çalışır.

Foucault’ya göre iktidar, güç ilişkilerini dönüştüren, güçlendiren ya da tersine çeviren bir süreç ve bu güç ilişkilerini etkili kılan stratejiler olarak anlaşılmalıdır(Foucault,2007:176). İktidar bütün insan ilişkilerinde vardır; bu ister sözel bir iletişim olsun ister bir aşk ilişkisi ya da kurumsal veya ekonomik bir ilişki olsun iktidar hep vardır(Foucault,2000:235).

Foucault iktidarı, kılcal varolma biçimi(Foucault,2007:23) içinde düşünür. Dolayısıyla iktidar, bireylerin gündelik pratiklerinden, düşünme tarzlarına; söylemlerinden, eylemlerine kadar tüm yapıp etmeleri içerisinde her yerdedir. İktidar, tahakküm biçimlerinde ya da bağımlılık biçimlerinde, okullarda, atölyede, orduda, köleci ya da serflik ilişkilerinin var olduğu mülkiyette; heterojen, yerel, bölgesel biçimleri olan kendi işleyiş kipleri, yöntem ve teknikleri olan(Foucault,2000:145) tam da bu yüzden yani yerel ve bölgesel birbirinden farklı bir dizi işleyiş farklılıkları göstermesi sebebiyle, Foucault iktidar yerine iktidarlardan(Foucault,2000:145) söz edilebileceğinin altını çizer.

İktidarın her yerdeliği ya da her yerde her şeye ve herkese nüfuz edişi, Foucault’nun iktidar teknikleri, iktidar teknolojileri(Foucault,2007:246) olarak adlandırdığı tertibatlarla ve özellikle 17. ve 18.Yüzyıllarda devasa biçimde gelişerek bütün toplumsal gövdeye yayılan disipline edici, norm koyucu bir iktidardır. Foucault tarafından Batı toplumlarının bir normalleştirme toplumu(Keskin,2007,18) olarak adlandırması bu yüzdendir. Kuşkusuz böyle bir şey bir dizi incelikli teknik, uygulama ve belki de en önemlisi rasyonelliği gerektirir. Dolayısıyla burada seçilen rasyonellik biçiminin sürece yayıldığını söyleyebiliriz. Foucault’nun sözünü ettiği normalleşmeyi mümkün kılan unsur bilimlerdir ki bu da bizi bilgi/iktidar ilişkisi üzerinde biraz daha durmaya götürür.

BİLGİ/İKTİDAR İLİŞKİSİ VE ÖZNENİN ÜRETİMİ


Foucault’nun aslında çalışmaların bütününe baktığımızda, birincil amacının beşeri bilimlerin-tıp, psikiyatri, psikoloji, sosyoloji- bilgi-iddialarını ve pratiklerini onaylayarak kendi bireylerini kontrol etme ve disiplin altına alma tarzını eleştirmektir. Foucault beşeri bilimlerin eski düzeni alt üst ettiğini ve disipline edici mekanizmalar ve insan davranışı için normlar oluşturması aracılığıyla uygulanan yeni bir iktidar rejimini kurumsallaştırdığını ileri sürer(Skinner,2007,86).

Beşeri bilimlerin Foucault’nun sözünü ettiği disipline edici ve norm koyucu başka bir ifadeyle standartlaştırıcı bir biçimde toplum hayatının her köşesine ait öngörülen bir normalliği kurumsallaştırmalarıdır. Beşeri bilimler, İşyerlerinde, sınıflarda, hastanelerde ve sosyal yardım ofislerinde; ailede ve toplumda ve hapishanelerde, akıl hastalığı kurumlarında ve mahkeme salonlarında kendi “normallik” standardını kurarlar ve normal çocuk, sağlıklı vücut, dengeli zihin, iyi vatandaş, mükemmel koca, gerçek insan gibi kavramlar kendimize ilişkin düşüncelerimizi taciz eder(Skinner,2007,86). Beşeri bilimlerin bütün bu normalleştirici ve aynı zamanda disipline edici standartları her biri farklı bir noktada toplum hayatına etkide bulunan öğretmenler, doktorlar, yargıçlar, polisler, yöneticiler ve onların pratikleri ile meşrulaştırılır ya da onların aracılığıyla yeniden üretilir.

Aslında bu yeniden üretim kısmı önemlidir; zira Foucault, iktidarın yalnızca baskı uygulamak, engel çıkartmak, yasaklamak ve cezalandırmaktan ibaret olmadığını, arzuyu yaratarak, zevki kışkırtarak ve bilgiyi üreterek daha derine nüfuz ettiğini(Foucault,2007,48) göstermeye çalışır. “İktidar kendisini bastırmakla, gerçeğe erişmeye sınır çekmekle, bir söylemin ifade edilişini engellemekle sınırlamaz: İktidar bedeni çalıştırır, davranışa nüfuz eder, arzu ve zevkle iç içe girer, işte onu bu çalışma içinde suçüstü yakalamak gerekir; yapılması gereken şey bu analizdir, bu da güç bir şeydir(Foucault,2007,49).” Dolayısıyla Foucault’nun bu tanımlaması ile iktidar pozitif bir sürecin yani kendisini ve kendisi için itaatkâr bedenleri sürekli ürettiği bir sürecin içinde işler. Foucault’un iktidar anlayışındaki evrimden söz etmiştik, sözünü ettiğimiz bu evrim yukarıda aktardığımız ifadesinin içerisindedir ve özellikle Hapishanenin Doğuşu isimli çalışmasından itibaren iktidarın bu yönüne öne çıkran yaklaşımlar geliştirmiştir.

İnsan bilimlerinin yukarıda açıkladığımız normalleştirme ve standartlaştırma işlevlerinin hâsılası olarak ortaya öznedir. Bu sebeple Foucault’nun iktidarı sorunsallaştırması aynı zamanda bir yönüyle öznenin sorunsallaştırılmasıdır da diyebiliriz. Eğer bir yerde normal olandan söz edilebiliyorsa anormal olanın mevcudiyeti de söz konusu demektir. Bunun sonucu olarak bir kimlik kazandırıcı sürecin oluştuğunu söyleyebiliriz. Yani normal olarak ve anormal olarak belirlene/kodlanan dolayısıyla ya bir kabul ile benimsenen ya da kaçınılan ama her halükarda özneleştirici ve bireyselleştirici bir süreçtir bu. Bu noktada Foucault’nun önerisi dayatılanı reddederek yeni öznellik biçimlerine geçerlilik kazandırmak biçimindedir. Bu durumu şöyle ifade eder: “Günümüzün siyasi, etik, toplumsal ve felsefi sorunu, bireyi devletten ve devletin kurumlarından kurtarmak değil; kendimizi hem devletten hem de devletle ilintili olan bireyselleştirme türünden kurtarmaktır. Yüzyıllardan beri zorla dayatılmakta olan bu tür bireyselliği reddederek yeni öznellik biçimlerine geçerlilik kazandırmak durumundayız (Keskin,2007,13).”

Klasik dönemde uygulanan cezalandırma biçimlerinin modern çağda dönüşümünün ve cezalandırmanın artık bir gösteri ve ibret-i âlem unsuru olmaktan çıkarak kapatılma mekânları olarak hapishanelerin bir bir yükselişinin tarihini; cezalandırma, disiplin, gözetleme kavramları çerçevesinde ele alan ve anlatan Foucault hapishanelere ilişkin bir dizi detayı sunmasının yanında söz konu süreci anlatırken bir kavramı özellikle öne çıkarır. Foucault’nun öne çıkardığı kavram Bentham’ın hapishaneler için geliştirdiği mimari, yani panopticon’dur. “Çevrede halka halinde bir bina hücrelere bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların biri içeri bakan ve kuleninkilere karşılık gelen,diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer penceresi vardır.Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli,bir hasta,bir mahkum,bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak mümkündür(Foucault,2000:295).”

Foucault’nun uzun uzun bahsettiği mimari yapı panopticon, gözetleyeni görünmez kılışı buna mukabil görüneni ortada bırakışı ve bakışın gözetlenen için ne zaman kendisine yöneltileceğinin belirsizliğiyle adeta bir silah olarak kullanılışına imkân veren yapısıyla sembol bir mimari örnektir.

Foucault, nasıl ki geleneksel toplumun cüzamlıların toplum dışına sürülmesi gibi bir saf hülyaları var ise çağdaş burjuva kültürünün de disiplinli toplum yaratmak gibi saf bir hülyasının ya da siyasal düşünün olduğundan(Merquer,1986:121) söz eder. Bu düşün biçimlendirilmesi birtakım anahtar kurumları kapsar. 19.Yüzyılın başından itibaren akıl hastaneleri, cezaevleri, ıslahevleri, okullar ve bir ölçüde hastanelerde bir disiplin erkinin uygulanışı ve söz konusu kurumlar üzerinden toplumsallaşması söz konusudur. Söz konusu kurumlara bu çerçevede fabrikaları da dâhil edebiliriz.

Adı geçen tüm kurumlar, toplum içerisinde hem bir bireyselleştirme hem de bir dışlama/dışarıda bırakma aracı olarak iş gören; yönetmelikleri, yönergeleri yani bir dizi yasal idari teknolojileriyle tertibatları olan ve devasa mekanizma içerisinde dönüştürücü, tanımlayıcı, dışarıda bırakıcı ya da kapatıcı, düzeltici bir dizi semptomları ile “disiplin toplumu” düşünü mümkün kılan bir mekânsal düzenlemeler ve uygulama laboratuarları işlevini görür.

Sözü edilen kurumlarla ilgili Foucault’nun betimlemesi ve anlatısı içerisinde aslında panoptikon’u bir metafor olarak disiplin toplumunun işleyiş mantığı içerisinde merkezi bir noktada tam da kendi anlamıyla örtüşen bir biçimde konumlandırıldığını görmekteyiz. Peki, bu noktaya gelene kadar Batı’da nasıl bir yönetsel süreç ve evrim söz konusu oldu. Hükümdara ve hükümranlık teorisine ne oldu? İşte bütün bunları cevaplandırabilmek için Foucault’nun “yönetme sorunu” ve “yönetimsellik” ya da “biyoiktidar” şeklindeki kavramlarına bakmaya ihtiyacımız var.

BİYOİKTİDAR YA DA YÖNETİMSELLİK

Foucault,16.Yüzyılda bir yanda feodal yapıların ortadan kalkarak büyük toprak ve sömürge devletlerini ortaya çıkartan süreç ile diğer yanda ise Reform ile insanların selamete kavuşmak için dünyada manevi olarak idare edilme biçimini sorguladıkları iki sürecin kesişmesinden hareketle, o dönemde ortaya çıkan “Nasıl, kim tarafından, ne ölçüde, hangi amaçlarla, hangi yöntemlerle yönetilmeli sorununun” kendisini gösterdiğini belirtir ve bu duruma yönetim sorunsalı(Foucault,2000b:266),der.

Foucault 16.Yüzyıla kadar gelene dek mevcut olan hükümranlık anlayışının bir toprak parçası ve o toprak parçası üzerinde yaşayan tebaa ile kurulan ilişki biçiminde olduğunu belirtir(Foucault,2000b:273) ve bunu Makyevel’in Prensi’ne refaransla ortaya koyar. Ancak 16.Yüzyıldan sonra özellikle tarımdaki gelişmeler, artan zenginik ve nüfus ile; hükümranlık anlayışının bir toprak parçasını elde tutma ve dışarıya karşı korumaktan ziyade, nüfusu yönetme, kontrol etme ve zenginliği, üretkenliği devam ettirme biçiminde dönüştüğünü anlatır. Bu dönüşüm, Foucault’nun “yönetebilirlik” dediği şeyin doğasında gerçekleşmiştir. Aslında hapishane üzerinden ya da panoptikon ile gelinen noktaya dair bir önceki başlık altında aktardıklarımız ve söylediklerimiz biyoiktidar olarak anlatılan ve yönetimsellik ile tam karşılığını bulan yeni hükümranlık biçiminin tezahürlerinden başka bir şey değildir. Sanayi toplumu içerisinde itaatkâr bedenler ve itaatkâr emek üzerinden, hapishanelerde mahkûm bedenleri, okullarda çocuk bedenleri üzerinden gerçekleşen bir iktidardan söz ediyoruz. Söz konusu olan yeni bir hükümranlık biçimidir ve artık yönetimin öncelikle amacıdır. Bu klasik hükümranlığın tersi bir durumdur. Klasik hükümranlıkta tabiyet, itaat ve toprağın korunması amaç iken burada nüfusun kontrolü, refahı, üretkenliği ve zenginliği, yaşam sürelerinin artması amaçtır.

Nüfus artık hükümranın iktidarından çok yönetimin amacını temsil etmektedir; nüfus ihtiyaçların, özlemlerin öznesidir, ama aynı zamanda yönetimin elinde bir nesne durumundadır (Foucault,2000b:282). Foucault, yönetimsellik adını verdiği durumda asla hükümranlığın sona erdiğini söylemez, hükümranlık sorununun daha şiddetli bir niteliğe kavuştuğunu (Foucault,2000b:284), söyler.

Nüfusun yönetilmesi, en derin yönleriyle ve bütün ayrıntılarıyla yönetilmesini de içerimler(Foucault,2000:284),bu durumda disiplinlerin gelişmesi zorunluluğu da bir ihtiyaç haline gelir.

Özetle aslında Foucault’un yönetimsellik adını verdiği; hedefi nüfus, temel bilgi biçimi ekonomi politik ve teknik aygıtları güvenlik olan çok spesifik ve karmaşık, uygulama araçları, kurumları, prosedürleri ve bunlarla birlikte bir dizi taktik ve hesapları olan iktidar bütünü(Foucault,2000b:286)  kastedilir. Yönetimsellik,15. ve 16. Yüzyılda idari devlete dönüşmüş olan Ortaçağ adalet devletinin yavaş yavaş geldiği modern zamanlarda aldığı biçim olarak da tarif edilebilir.

Foucault, iktidar olgusuna ilişkin değerlendirmeleriyle söz konusu olgu ile o güne kadar yürütülen tartışmalara farklı bir boyut ve zenginlik kazandırmıştır. Nietzscheci soykütüksel yöntemi ile klasik çağdan modern çağ olarak imlenen zamana kadar ve özellikle 18. ve 19.Yüzyıllara mercek tutarak bir cerrah titizliği ile yaptığı analizlerle iktidar olgusunu merkezsizleştirmiş bir yönüyle de iktidar teknolojisi olarak adlandırdığı tertibat ve düzenekleri gözler önüne sermiştir. Neşteri tutan eldir Foucault ve her neşter darbesiyle atomize olan ve onun tarafından cerh edilen iktidar ve o iktidar ağının ürünü olan özne onun temel meselesi olarak görülmektedir. Foucault’nun tarihlendirmelerinde ya da dönemselleştirmelerinde seçici davrandığı söylenebilir lakin genel olarak süreksizlikleri ve kopmaları içerisinde bir iktidar analizi yapmak isteyen Foucault’nun bu durumu çok fazla önemsediğini söyleyemeyiz.

İktidara ilişkin özellikle Hapishanenin Doğuşu isimli eserinden itibaren farklı bir düzlemde geliştirdiği iktidar analizinin onu Marksist eleştiriden bir parça koruduğu söylenebilir zira Foucault iktidarın sadece baskı altına alan, engelleyen ya da sansürleyen olmadığını aynı zamanda bilgiyi üreten, arzuyu kışkırtan olduğunu belirterek kanaatimizce kendisi ile ilgili yapılan gizli Liberal suçlamasını boşa çıkartmaktadır. Öte yandan iktidarın her yerde olduğuna ilişkin tespitini, direnişin de her yerde olduğunu belirtir; bir anlamda politik düşüncenin imkânlarının çeşitliliği imasında bulunmuştur. Ya da başka bir deyişle politik ya da siyasal olanın sınırlarını genişletmiştir.

Aslında Foucault’nun izinde iktidarın izini sürmek modern çağın başlangıcından itibaren iktidarın kendisini nasıl ve ne şekilde mümkün kıldığını görme fırsatını bize veriyor. Foucault ölümüne yakın bir tarihte kendisiyle yapılan bir söyleşide, geliştirdiği iktidar teorisinin henüz tamamlanmadığını söyler. Dolayısıyla aslında onun teorisi geliştirilebilir ve sürdürülebilir bir teoridir. Özellikle gözetim ve denetimin teknolojileriyle birlikte hiç olmadığı kadar arttığı, arzunun hiç olmadığı kadar kışkırtıldığı ve sürekli yeniden üretildiği bir kertede Foucault’nun felsefesinin tüketildiğine ilişkin bir kanı çok da ikna edici olmamaktadır.

Peki, Foucault bize ne söyler? Eğer bir şey kurmak istiyorsak hiçbir şey söylemeyecektir Foucault; çünkü o tam anlamıyla bir put kırıcıdır. Ama neler olduğunu görmek istiyorsak, söyleyecekleri elbette var. En azından bize bu yazımız vesilesiyle hükümranlık olgusunun ve hükmetme biçiminin evrimi ve modern zamanlarda yönetilebilirliğin ne şekilde mümkün kılındığına ilişkin çok şey söyledi.

KAYNAKÇA

FOUCAULT, M.(2000a), Entelektüelin Siyasi İşlevi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul


FOUCAULT, M.(2000b), “Yönetimsellik”, Entelektüelin Siyasi İşlevi, Ed: Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul


FOUCAULT, M.(2007),İktidarın Gözü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul


FOUCAULT, M.(2000),Özne ve İktidar, Ayrıntı Yayınları


KESKİN, F.(2007), “İktidarın Gözü”,İktidarın Gözü,Ayrıntı Yayınları


MERQUİOR, J.G.(1986),Foucault, Afa Yayınları, İstanbul


SIKINNER, Q.(2007),Çağdaş Temel Kuramlar, Vadi Yayınları, Ankara


UZUN ve UZUN, E. ve. S.(2002),Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.