İndim Maden Ocağına, Vebali Boynunuza

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
01.03.2017
A+
A-

İstiklâl Şairimiz Mehmet Akif “Kocakarı ile Ömer” şiirinde;

… Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu / Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!

Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ûl! / Yetimi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse: / Ömer kalıyor yine altında, hiç değil kimse!…

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri: / O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i! …

demektedir. Gündemimize Başbakan’ın Danıştay törenindeki çıkışı damgasını vurmuşken Soma’da maden ocağında trafo patlaması sonucu hayatını kaybeden, yararlanan ve mahsur kalan işçilerin acı haberleri eklendi. Yerin altında yaşam mücadelesi veren insanların rutinleşen trajedisine dönüşen bu hadiseler üzerinden, insan hayatının değersizliğini ve siyasetin geniş ablukasında görünürlülüğünü yitiren “küçük hikayeler”de yitip giden canları tartışmak gerekir.

Siyasal arenada yaşanan kutuplaşmanın yansıma ihtimalinin görece daha düşük olduğu alanlarda istenilen düzeyde olamayışımızın muhasebesi yapılmalıdır. Siyasal arenada on yıllardır büyük bedellerle sürdürülen mücadelenin temel motivasyonu, toplumun yaşam kalitesinin arttırılmasıdır. Bütün siyasal hareketlerin hemfikir olduğu düşüncenin ete kemiğe bürüneceği alanlardan birisi de şüphesiz, çalışma koşullarında asgari insani ihtiyaçların karşılanması ve her şeyden önemlisi çalışanların can güvenliğinin sağlanmasıdır. Konu ile ilgili yasal prosedürlerin hayata geçirilmesi ve gerekli denetimlerin belirli periyotlarda titizlikle yapılmasıdır. Özellikle risk düzeyi yüksek iş koşullarında çalışan insanların can güvenliğinin sağlanması başlı başına önemlidir. Çalışanlar, ilgili iş kolundaki piyasanın acımasız koşullarına terk edilmemeli ve aş arayışlarının istismar edilmesine fırsat verilmemelidir. Nitekim devletin ve ilgili bakanlıklarının var oluş gerekçesi de budur.

Bir taraftan insanlar ölmesin diye tarihi nitelikte “çözüm süreci” yürütülürken diğer taraftan “politik” niteliği olmayan alanlarda her yıl terörde verdiğimizden kat be kat fazla can kaybını yaşıyor olmamızı anlamak, anlamlandırmak mantık sınırlarını zorluyor. Unutulmasın “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu! Güvenliğe ilişkin bu temel ilke, nasıl yakıcı bir gerçeğe ve sorumluluk alanına işaret ediyorsa yerin onlarca metre altında canlı şekilde mezara girmiş insanların kaderlerine terk edilmesi, piyasanın insafına terk edilmesi ilgili olan herkesin ve tabiî ki Hükümet’in üzerinde ağır bir sorumluluk olarak durmaktadır. Büyük bir varoluş mücadelesiyle sürdürülen siyaset, tüm yaşam alanlarını kuşatacak bir yapıda olmalıdır. Örneğin “askeri vesayet”te, “Kürt meselesi”nde, “inanç özgürlüğü”nde dile gelen duyarlılığa çalışma koşullarının nitelikli bir yapıya büründürülmesi eşlik etmiyorsa eksiklik var demektir.

Geçen hafta çocuklara yönelik taciz ve şiddet üzerinden gösterdiğimiz sahte duyarlılığa değinmiştik. Bu hafta sosyal hayatımızın başka bir kronik meselesi Soma’da başını kaldırıp dikkatimizi çekti. Danıştay töreninde tartışmanın gerekçesine dönüşen Van hadisesi üzerinden hatırlamamız gereken diğer bir husus ülkemizin deprem gerçeği. Diğer yandan mevsimlik işçiler, merdiven altlarında sağlıksız ve güvencesiz koşullarda çalıştırılanlar, asgari ücretle çalışanlar, istismar edilen çocuk emeği, göçmenlerin-mültecilerin yaşadığı trajediler,  kamu çalışanlarının mali ve özlük haklarındaki sıkıntılar, gelirdeki adaletsizlik, emeklilerin zor yaşam koşulları vs. Hayat tüm yönleri ile ele alınmalıdır. Yaşam kalitemizin arttırılması, salt politik düzlemin özgürleştirilmesi üzerinden inşa edilemez. Kavrayıcı bir bakış, yaşamın topyekûn imar edilmesini zorunlu kılmaktadır.

Medeniyet tasavvuru, vizyonu ve taşıyıcılığı iddiası, kullanılan siyasal-kültürel söylemin yanı sıra gündelik yaşamın, çalışma koşullarının ve insani ilişkilerin nasıl organize edildiği üzerinden somutlaşmaktadır.Dolayısıyla insani ilişkilerde karşılığı olmayanların, çalışma koşullarında hırpalanan-sömürülenlerin, gündelik yaşam ağlarında itilip-kakılanların, güçlü politik söylemlerin hükümferma olduğu toprakların altında nefessiz kalmaları, çocuk yaşta tacize-cinayete uğramaları, tersanelerde ölümle burun buruna mesai etmeleri vs bürokratik mekanizmalarımızın soğuk mantalitesinden, hantallığından, ihmalkârlığından ve hiç şüphesiz toplumsal duyarsızlığımızdan, her şeyi Allah’a havale eden çarpık-sorumsuz kaderciliğimizden kaynaklanmaktadır. Vatandaştan üç kuruşunu almak için on üç kuruşluk prosedürü işletmekten imtina etmeyen devletimiz, vatandaşlarının canlarının korunması noktasında aynı duyarlılığı geliştirmek yerine görmezden gelmekte, palyatif çözümlerle işi zamana havale etmektedir. Çalışanları, iş sahiplerinin insaflarına, piyasanın can öğüten tezgâhına mahkûm etmektedir. Olmaz. Olamaz. Şeyh Edebâli’nin; “Her işin gereğini vaktinde yap. İnsanları yaşat ki, devlet yaşasın!” kadim uyarısını duvar yazısına çevirmek ya da nutuk çekerken dolgu malzemesi yapmakla olmaz, olamaz.

Kenar-ı Dicle’de kurda yem olan koyunun hesabını Ömer verecektir, eyvallah, ama maden ocağında can verenlerin, şiddete-tacize uğrayan çocukların, kısaca insanca bir yaşamdan yoksun olan milyonlarca kadın ve erkeğin hesabını başta Hükümet olmak üzere hepimiz vereceğiz. Verebilirsek tabii.

Hayatını kaybeden işçilere rahmet diliyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.