İşte ahval işte şerait

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
31.05.2017
A+
A-

Siyasal olana başat bir konum verdiğimizi ve bunu ziyadesiyle de içselleştirdiğimizi biliyoruz. Siyasal kamplar arasında geçişin olabildiğince düşük ve sınır boylarının gerilim yüklü olduğu bir gerçekliğimiz mevcut. Uzlaşı alanlarının son derece düşük ve ayrım alanlarının bu kadar büyük olduğu yapılanma içerisinde her mesele özgül ağırlığından çok daha büyük bir anlamı yüklenmek durumunda kalıyor. Herkes başarısını abartmak, başarısızlığını gizlemek zorunda hissediyor. Kolektif aklın istisnai olarak işletilebildiği süreç, siyasal aktörleri kendi gettolarına kapanmaya ve ötekileri şeytanlaştırmaya itiyor.

Siyaset, toplumsal-siyasal yaşamın gerekliliklerine ilişkin meşru ve makul çözüm arayışı pozisyonu yitirerek ötekinin varlığını hedef alan çatışmacı bir karaktere bürünüyor. Uzlaşı arayışını, müzakereyi, birlikte bir inşayı imkânsızlaştıran atmosfer kaba güç ilişkilerini ve dolayısıyla baskılamayı, maruz bırakmayı ve dayatmayı motive ediyor. Kronik sorun alanlarının çözümüne ilişkin atılan her adım ötekinin karşıtlığını keskinleştirmeye, tedirginliğini arttırmaya ve bizi verili konumumuzun işlevsizliğine mahkûm ediyor.

Pozisyonlarımızı değişime zorlayan her gelişme, her girişim tarihsel-toplumsal dinamiklerin kaçınılmazlığı üzerinden değil iç ve dış mihrakların gizil operasyonu temelinde değerlendiriliyor. Soğuk savaş döneminin ikliminden kalma güvenlik politikaları bütün dikkati ötekine, dışarıya yöneltiyor ve yekpare olmayan içeriyi makro bir siyasete kapatıyor. Ulusalcıların, Kürtlerin, Muhafazakârların, Milliyetçilerin ya da Alevilerin, Sünnilerin tekellerine aldıkları parsellenmiş alanlarda hâkimiyet ihdas ettikleri ayrık havzalar oluşturuyor. Her bir havzanın kendine yettiği ve bütün siyasal sistemin buna göre şekillendiği bu kapalı devre sistem sosyolojik gerçekliğin kendisi tarafından baskılanmakta, değişime zorlanmaktadır. Yan yana duran ve birbirine çatışma halleri dışında değmeyen düzenek, geldiğimiz noktada toplumu taşıma kabiliyetini yitirmekte tabiri caizse dikiş yerleri patır patır sökülmektedir.

Dün itibariyle 12. iktidar yılını geride bırakan Ak Parti esas itibariyle 3 Kasım 2002 sürecinde cari sistemin bu karakterini tespit ederek Türkiye’nin tüm bileşenlerini içine alacak bir yapılanma vaadi ile toplumun karşısındaydı. Sistemin, toplumun belirli bir kesimi ile ittifak kurarak diğer kesimler aleyhine yapılandığını ve bu durumun kabullenilemeyeceği ön kabulünden hareketle ötekisi olmayan bir Türkiye vizyonunu dillendirmişti. Sistemin kronik sorun alanlarını çözüm süreçleri, çalıştaylar ile konuşmaya, tartışmaya ve demokratikleşme paketleri ile de yasal bir zemine oturtmaya çalışmıştı.

Gelinen noktada, siyasette yaşanan daha doğrusu siyasal aktörlerin kendi içerisinde yaşadıkları yırtılmaların önümüze koyduğu sancılar ile karşı karşıyayız. Alışılagelen sistem yapılanmasının bütünlüğünün çözüldüğü, devletin mütemmim cüzleri sayılan yapıları arasında eşgüdümün kaybolduğu hatta yer yer bu bileşenlerin birbirine karşı konumlandığı bir kriz sürecindeyiz. İç ve dış gelişmelerin de derinleştirdiği kriz, siyasi aktörlerin eylemleri ile söylemleri arasında makas aralığını açıyor, her birini tutarsız bir pratiğin girdabına yerleştiriyor.

Barış, çözüm söylemini dile getiren HDP, bu konjonktürde kendisini 6-7 Ekim olaylarının şiddet ve çatışma ortamında buluyor. Hükümet kendisini çiçeği burnunda Başdanışman’ın ifadesiyle “yeni burjuvazinin hırsı” ile kuşatılırken buluyor. Kuşatıldığı hırs çemberini sistemin akışına halel getirmeyecek bir şekilde yönetmekte zorlanmakta ve kendi meşruiyetinde gedikler oluşturmasına neden olacak bu baskıyı engellemeyen ya da engelleyemeyen bir pozisyonda buluvermektedir. MHP ve CHP, üzerleri örtülmüş, dışlanmış ve yok sayılmış kesimlerin kendilerini fetişleştirerek sahnede rol kapma arayışlarına bir anlam verememekte ve tüm bu bileşenleri beyhude bir şekilde “yitik cennete” razı etmeye çalışırken buluyor.

Dersim’li Kemal altından hiçbir şekilde kalkamayacağı Dersim’le imtihan edilmekte, Bahçeli siyasetinin makes bulamadığı Kürtlerle ve düşük yoğunluklu bir savaşın acı tecrübelerle doldurduğu taze bir tarihsel hafızayla hesaba çekilmektedir.

Tüm bileşenler için mevcut pozisyonun sürdürülebilir olmadığı açık. Eski olandan çıkıldığı (eskinin pek çok tortusu devam ediyor olmakla birlikte) ve yeni olanın belirmediği bir geçiş anındayız. Türkiye’yi paçasından tutup eskiye oturtmanın mücadelesini verenler olduğu gibi müstakbel yeniyi kendilerine kapatmak için yakasından çekiştirenlerde az değil. Ancak şu açık ki ne kadar zor ve maliyetli olsa da herkesi kuşatacak, herkesi kollayacak, herkesin rızasını alacak temel hak ve özgürlüklerin korunduğu bir Türkiye yapılanması dışında razı olacağımız bir seçeneğimiz yok. Hiç kimsenin, hiçbir kesimin kendisini olduğu gibi muhafaza ederek, değişimi ötekinden bekleyerek korunaklı bir gelecek hayalini gerçekleştirmesi mümkün görünmüyor. Herkes için ve hep birlikte inşa edilecek Türkiye, herkesten katkı, herkesten emek, herkesten özen ve herkesten değişim talep ediyor. Bu taleplere içten karşılık geldiğinde işte o zaman duyduğunuz büyük ihtimalle “Yeni Türkiye”nin ayak sesleridir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.