Özgür Eğitim-Sen

Kimler,Nereden,Niçin Kaçıyorlar?

05.03.2020
A+
A-
Kimler,Nereden,Niçin Kaçıyorlar?

Suriye’de yaşanan iç savaşın ardından ilk sığınmacı kafilesi 2011 yılında ülkemize girmişti. Türkiye ‘açık kapı’ politikası uygulayacağını ve savaştan kaçıp kendisine sığınan herkesi kabul edeceğini belirtmişti. Ahlaki ve ilkesel anlamda çok önemli olan bu politika içerde ulusalcı-milliyetçi kesimlerden gelen itirazlarla karşılaşsa da genel anlamda toplumdan destek gördü. Kimi bölgelerde yaşanan küçük ölçekli gerginlikler dışında bugüne kadar büyük bir sorun da yaşanmadı.

Ancak soruna ilişkin bu politika son derece tartışmalı iyimser bir ön kabule yaslanıyordu: Suriye’deki savaş çok kısa sürede bitecek ve yurtlarını terk etmek zorunda kalan bu insanlar da ülkelerine geri dönecek. Nitekim iç savaşın çabuk biteceği ve gelenlerin de ülkelerine döneceği varsayıldığı için Suriyeli sığınmacılara ‘geçici koruma’ statüsü verildi. Zamanla iç savaş bitmek bir yana küresel pek çok aktörün doğrudan işin içine girdiği çok aktörlü, karmaşık ve belirsiz bir hal aldı. Hal böyle olunca canını kurtarmak için Türkiye gelenler arttığı gibi İdlib gibi savaş nedeniyle nüfusu yoğunlaşmış bölgelerde de yüzbinlerce insan yönünü Türkiye’ye çevirmiş durumda. Resmi rakamlara göre 4 milyona yaklaşan Türkiye’deki Suriyeliler ve onlar dolayımında mültecilik mevzusu Suriye’de rejim güçlerinin İdlib’deki Türkiye askerlerine yönelik hava saldırısının ardından Türkiye AB’ye gitmek isteyen mültecileri durdurmama kararı nedeniyle yeniden gündemimize girdi. Türkiye’nin böyle bir karar almaması durumunda da en önemli gündem maddelerimizden birisi olması gereken bu mevzu maalesef bir takım homurtular eşliğinde ele alınıyor gibi yapılsa da esas itibariyle sessizliğe terkedilmiş durumdadır. Bu acı gerçeği görmek, buna göre konuşmak durumundayız.

Bu açıdan bu yazının imkanları dahilinde birkaç hususa değinmek istiyorum. Küresel ahval, Suriye’deki savaşın seyri, bölgesel ve ulusal gelişmeler zamanın ve mekânın sıkıştığı bu kaygan ve kırılgan şartların devam edeceğini gösteriyor. Dolayısıyla ne içerdeki sığınmacıların geri gitme ne de yenilerinin gelmeme durumu var. Yani gelenler gitmeyecek, gelememiş olanlardan da gelecekler mutlaka olacak. Diğer taraftan özellikle İdlib merkezli yeni durum dolasıyla Avrupa’ya gidecekleri durdurmama yönündeki kararımız üzerine belirli bir sayı Yunanistan, Bulgaristan sınırlarına yüklenecek ve canlı cansız bir şekilde oralara ‘sızacak.’ Ancak bu sayının da bizdeki sayıya göre çok sınırlı kalacağı açıktır. Dün uyguladığımız açık kapı politikası ve “sizler asla bize yük değilsiniz” söylemi ile Avrupa’nın duyması ve gereğini yapması için ifade edilen “Biz bu kadar mülteciye bakmak zorunda değiliz” çıkışının belirli bir siyasal kontekst içinde dile geldiği ve şüphesiz öyle anlaşılması gerektiği söylenebilir. Ancak Türkiye’nin söylem mimarisini oluştururken netameli şartların anomalisinde ‘ne olsa gider’ türü bir kayıtsızlıkla yol alması mümkün değildir.

Bu açıdan şartlar ne olursa olsun insani, ahlaki ve ilkesel olanın korunması bizim için bir tercih değil zorunluluktur. Batıyı arzu ettiğimiz noktaya mecbur etmek veya konuya ilişkin ahlaksız ve ikiyüzlü tutumlarını açığa vurmak için tartışmalı, meşruiyeti muhal iş ve işlemlere kendimizi sürükleyemeyiz. Diğer bir husus devletin yanı sıra yarınlara dair inancı ve iddiası olan tüm toplum kesimlerinin ülkemizden ayrılmak için birbirini ezercesine dikenli tellerin, barikatların, gaz ve sis bombalarının hatta yer yer gerçek mermilerin olduğu sınıra akın ediyor oluşunu bir varoluş meselesi olarak gündem etmeleri zaruridir. Bu tablo elbette üzüntü vericidir, ibretliktir, bizim mevcut gerçekliğimiz açısından son derece düşündürücüdür. Kimler ‘nereden’ kaçıyorlar ve neye rağmen ısrarla “gelmeyin!” diyenlerin yanına gitmeye çalışıyorlar?

Dolayısıyla ilkesel ve ahlaki açıdan belirli bir düzeyi muhafaza etme mecburiyetimizin kamu diplomasisinde kendisine yer bulması lazım. Sorunları yönetecek, sadece kriz anını değil orta ve uzun vadeyi hesap edecek, akılda tutacak bir dile, bir bakışa ihtiyacımız var.

Bütün bunlar açık konuşacaksak meselenin giriş kısmı daha. Acil ve bugünkü kriz durumuyla ilgili! Göç ve göçün doğasına ilişkin biraz fikrimiz varsa şayet mevzunun çok daha acil ve önemli kısımlarının, fırsatlar ve çok daha büyük tehditler içeren kısmının bizi de topyekün değişime zorlayan boyutlarıyla hiç konuşulmamış, bırakın konuşmayı konuşmayı gerektiren bir sorun olduğu bile fark edilmemiş olduğunu bir an önce görmemiz ve ona göre yol almamız gerekiyor. Mevzuyu konuşmak için yeni krizleri beklemek geç olabilir çünkü.

Abdulbaki Değer/ Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.