Özgür Eğitim-Sen

Kırılmış yumurtalar

23.08.2019
A+
A-
Kırılmış yumurtalar

Romen yazar Panait Istrati, 1920’li yılların sonlarında Sovyetler Birliği’ni ziyaret ederken düşmanlara karşı şiddetin gerekli olduğuna onu ikna etmeye çalışan bir Sovyet savunucusu şu atasözünü hatırlattı: Yumurta kırmadan omlet yapamazsın… Buna Istrati veciz bir şekilde şöyle cevap verdi: Peki. Kırılmış yumurtaları görebiliyorum. Ama sizin şu omlet nerede?

Kamu çalışanlarını ve emeklilerini ilgilendiren ve 2020 ile 2021 yıllarını kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinin devam ettiği süreçte görüşmelerin seyri ve içeriği yukarıdaki hikayeyi anımsatıyor. Hükümetin ve yetkili sendikanın pazarlığı kaydırdıkları ölçek, talep edilen ile talebe karşı dile gelen rakamların mahiyeti ‘omleti’ daha işin başında muhal kılıyor ve sürecin esasının ne kadar yumurtanın kırılacağı üzerinden gideceğini gösteriyor. Toplu sözleşme sürecinin seyrini somutlaştırmanın yanında aynı zamanda sürecin dolaylı olarak ima ettiklerini çok ciddi ele alma mecburiyetimiz var. Mesele sadece belirli bir dönem için çalışanların ne kadar ücret alacağı meselesi değil.

MESELE SADECE ÜCRET DEĞİL

Malum olduğu üzere sendikal hareketler ve bugün de yürütülmekte olan toplu sözleşme süreçleri esas anlamlarını ve önemlerini ‘ikincil’ bölüşümün ne şekilde gerçekleşeceği tartışması üzerinden alıyorlar. Devlet, hükmettiği, kontrolü altında olan kaynakların toplumun tüm kesimlerine dağıtımını/paylaşımını nasıl gerçekleştirecek? Bu dağıtım ve paylaşımı hangi söylemle/hangi gerekçelerle temellendirecek? Sendikalar bu paylaşım/dağıtım mücadelesinde nerede konumlanacaklar? Neyi talep edecekler? Ve şüphesiz talep ettiklerini hangi dille talep ediyorlar ve talep ettiklerinin gerçekleşmesi için ne tür bir mücadele sergiliyorlar? Bu açıdan bakıldığında toplu sözleşme süreci hükümete, sendikalara ve bu ikisi dolayımında devlet-toplum ilişkimize yani bir anlamda toplumsal niteliğimizin ne olduğunu gösteren sivil toplum örgütlerimizin haline ayna tutuyor. Dolayısıyla kamuoyunda ‘memur maaşları’ lokasyonunda tüketilen toplu sözleşme görüşmeleri tarafların söylemi ve söylemin alt metinleri dikkate alındığında hayata, hayatın işleyişine, cari ilişki biçimine vs. nasıl yaklaşıldığını izhar ediyor. Örneğin ağırlıklı olarak toplumun ‘orta’ ve ‘alt’ kesimlerini oluşturan kamu çalışanlarının hükümetin ekonomi-politiğinde nasıl görüldüğünü toplu sözleşme sürecinde net bir şekilde görebiliyoruz. Bu açıdan toplu sözleşme siyasal retoriğin test edildiği, büyük bir sınamadan geçtiği kritik bir eşiği ima ediyor.

GÜVEN VE NİTELİK PROBLEMİ

İkincisi sendikaların vaziyeti ve performansı… Küresel anlamda olduğu gibi Türkiye ölçeğinde de niceliksel bir büyüme sergiliyor olsa da nitelik ve güven problemiyle malul sendikacılık. Türk-İş’in yürüttüğü toplu sözleşme sürecinin finalinde sendika başkanının ağzından dile gelen sözler sadece bireysel savrulmayı değil yapısal problemi yeniden görünür kıldı. Memurlar için devam etmekte olan toplu sözleşme süreci de aynı nitelik ve güven problemiyle malul. Hem önceki toplu sözleşme performansı ve çalışanların yaşadığı kayıplar hem de şu an yetkili sendikanın pazarlığı açtığı rakamsal düzey (2020 yılı için yüzde 8+7, 2021 yılı için yüzde 6+6, 2020 ve 2021 yılları için sırasıyla yüzde 3 ve yüzde 2 refah payı ve 200 TL seyyanen zam) sadece içinde olduğumuz 2019 yılındaki ekonomik kayıplar dikkate alındığında bile mevcut toplu sözleşme sürecinin kamu çalışanları açısından kayıp olarak tarihe geçtiğinin açık kanıtıdır.

Doğalgaza ve elektriğe daha yeni yüzde 15 zammın yapıldığı, reel enflasyonun yüzed 20’lerde mutfak enflasyonunun yüzde 40’larda olduğu, döviz bazında maaşların geçen yıla oranla yüzde 40-50 düzeyinde eridiği bir yerde pazarlığın alt ve üst limitleri zaten kendi başına çok şey söylüyor. Bu vesileyle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hayırla yad edilmesi gereken ve bir hükümetin tarafını/tercihini sarahaten ortaya koyan rahmetli Erbakan’ı hatırlatmakta zorunluluk görüyorum. 8 Haziran 1996’da kurulan Refah-Yol hükümeti yetkili sendikanın yüzde 35 zam istediği bir süreçte memura önce yüzde 50 zam yapmış, daha sonraki 6’ncı ayda da yüzde 30 ve yüzde 25 zam yapmıştı. Bunu, meselenin bir bonkörlük meselesi değil dağıtım/paylaşım sistematiğinde varoluşsal/kimliksel ve hatta sınıfsal bir tercih meselesi olduğunu belirtmek için dile getiriyorum.

Üçüncüsü ise hükümet ile kamu çalışanlarını temsil eden sendikalar arasındaki ilişkinin mahiyeti. Bu sadece toplu sözleşmenin mahiyetini belirlemiyor aynı zamanda devlet-toplum ilişkisi, özgün/özerk/özgür STK’ların mevcudiyeti üzerinden toplumsal niteliğimiz açısından da hayati bir önem arz ediyor. Türk-İş Başkanı’nın ‘uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle’ şeklinde yansıtılan sözleri STK’ların nasıl bir uzantıya, aparata indirgendiğinin dolayısıyla hem devlet/hükümet üzerinde bir dengeleyici/denetleyici güç olmaktan çıkıp devleti/hükümeti keyfiliğe/denetimsizliğe bırakıldığının hem de kendisini bağımlı kılarak anlamsızlaştırdığının, önemsizleştirdiğinin ve talileştirdiğinin ibretlik örnekleri olarak kayıtlara geçmiştir. Dolayısıyla ilişkinin, kurumsal işleyişin bağımsız olmasının hem devlet, hem bu kurumlar hem de toplum açısından nasıl hayati bir önem oluşturduğu bu yaşadıklarımız yeniden ortaya koyuyor.

ÖZGÜRLÜKLERİNİ KORUYACAK STK’LAR

Bu açıdan toplu sözleşme süreci yukarıda da belirttiğim gibi hükümetin ekonomi-politikasındaki tercihlerini görmek, devletin-toplumun işleyişini ve yarınlarımızın en önemli belirleyicisi hükmünde olan ilişkinin mahiyeti açısından ele almak durumundayız. Ve şüphesiz mevcut STK’ların ve sendikal yapıların hükümetle girdikleri sınırları belirsiz ilişkinin ne tür maliyet oluşturduğunu özenle tartışmamız gerekiyor. Mesele son derece ciddidir ve adil ve özgür bir Türkiye’nin önemli sorun başlıklarından birisidir. Türkiye ancak kendi varlıklarını, özgünlüklerini, özerkliklerini, özgürlüklerini kıskançlıkla koruyacak, kendilerini bağımlık kılan iş, işleyiş ve ilişkilerden ihtimamla sakınacak bir ‘sivil toplum’ performansıyla belirli bir niteliğe kavuşabilir. Aksi taktirde bir uyum aparatı, bir uzantı hüviyetindeki yapılar eliyle enerjimizi boşa tüketmeye devam ediyor olacağız.

Abdulbaki Değer – Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.