‘Kurumsal Anomi’ ve Normalleşme Arayışı

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
29.01.2017
A+
A-

17 Aralık’ta başlayan ve derinleşerek devam eden hesaplaşma, sistemin en korunaklı alanlarına taşınmış bir şekilde devam etmektedir. Siyasal bir hesaplaşmada iş görmesi mümkün gözükmeyen ya da düşünülmeyen alakasız bürokratik mekanizmalar bile bu süreçte birer mevziye dönüşmüş vaziyettedir. Tapu Kadastro’dan Emniyet’e, TİB’den MİT’e ve Medya’ya uzanan alanlar içerisinde yapısı itibariyle en dikkati çeken Yargı sistemidir.

Yargı sistemi ve bu sistemin merkez üssü olan HSYK, ‘Hukuk’un titizlikle korunduğu bir yapı olma hüviyetini yitirerek yarının Türkiye’sinin kimin şekillendireceğine ilişkin tabiri caizse karargâha ve muharebe alanına dönüşmüş vaziyettedir. Siyaset, seçim sath-ı mailine girdiğimiz bu günlerde meydanlardan ya da milletin egemenlik yeri olan Meclis’ten çok daha fazla, devletin bürokratik mekanizmaları içerisinde yürütülmektedir. Rutin işleyişin, olağan gidişatın bozulduğu ‘kurumsal anomi’günlerinde, hangi noktaya doğru evrileceğimize ilişkin kestirimler, yandaşlıklar ve karşıtlıklar üzerinden dile getirilmektedir.

Toplumdan ve toplumun çoğulcu yapısından tarafsızlık ve bağımsızlık gerekçeleri üzerinden kendisini sakınan Yargı bürokrasisi, bu söylem perdesinin altında dönemsel olarak belirli güç merkezlerinin operasyonel aygıtına dönüşmektedir. Daha dün, Genelkurmayın toplantı salonlarında brife edilen ve beklenilen misyonu kavramış olmanın derin saadeti içerisinde alkışla ve gülen yüzlerle oradan ayrılan adalet dağıtıcılarımız, bugün başka hesaplar adına cansiperane meydan muharebesi vermektedirler. Müesses nizamın korunması ile kendisini kayıtlı gören Yargı sistemini yapısal bir dönüşüme tutmayı hedefleyen 12 Eylül Referandumu beklenileni verememiş, Yargı uygun görülen bir amaç için normu evirip çeviren ve toplumdan bağımsız hareket eden bir nitelik arz etmektedir. Bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri, hukukun işletilmesine dönük olası manipülayon girişimlerini devre dışı bırakmak amaçlarından sıyrılarak belirli güç unsurlarının angajmanını mümkün kılan kalkana dönüşmektedir.

Kadim Gündem: Normalleşme

Mesele Türkiye’nin normalleşmesi meselesinden ayrı olarak düşünülemez. Osmanlı modernleşmesinden itibaren yerinden oynayan devlet toplum ilişkisinin çarpık bir hüviyete bürünmesi nihayetinde Cumhuriyet ile birlikte de doğrultusundan bir şeyler yitirmeden devam etmiştir.  Toplumu bürokratik bir vesayet üzerinden blokaj altına alan devlet, gerçekleşen her darbe ile anormalliği bir aşama daha da arttırmıştır. Dolayısıyla siyaset tartışmamızın kadim gündem maddesi olan devletin normalleşmesi, özü itibariyle fetişleştirilmiş, kutsanmış, aşırı anlamlar yüklenmiş yapısının boşaltılarak sıradanlaşmasından ziyade başka ve daha önemli bir gerçeği bize hatırlatmak için dile getirilmektedir. Bu da özü itibariyle devletin, toplum ile ilişkisinin ve işleyişinin öngörülebilir bir yapıya büründürülmesidir. Daha da açığı devletin normalleşmesi söylemi altında dile gelen devletin belirli bir ‘norm’a kavuşturulmasıdır. Norm tanımayan, bünyesinde göz değmemiş gizil alanlar taşıyan devlet, karanlık hesapların odağı olmayı sürdürmektedir. Belirli kesimlerin geleceğe ilişkin tasarımlarının gerçekleşmesi için kestirme bir yol açan bu durum, devletin ele geçirilmesini ya da elde tutulmasını siyasi tarihimizin temel ameliyesi olmasına neden olmaktadır.

Nitekim devletin tüm kurum ve kuruluşları ile belirtilen politik ameliye üzerinden şekillenmiş olması derin bir yozlaşmışlığı karşımıza çıkartmaktadır. Bugün yaşanan siyasal gelişmeleri besleyen zemini sunması açısından bu nokta anlamlı olduğu gibi aynı zamanda söz konusu genel yozlaşmışlık sistemik bir arınmayı da gerekli ve meşru kılmaktadır. Başka bir ifade ile devletin ve toplumsal yapının işleyişinde rol üstlenen tüm yapılanmalar, bu genel yozlaşmışlık halinden pay aldıkları için ortaya çıkan bir çatışma sürecinde Siyaset’in hedefi olmaları bir şaşkınlık durumu yaratmamaktadır. Dikkatlice bakıldığında Siyaset’in gerekli koşullar oluştuğunda hedefine aldığı her alan, toplumun geniş kesimleri nezdinde kimi zaman açıktan kimi zaman sessiz bir onama ile karşılanmaktadır. Balyoz, Ergenekon davalarında askeri bürokrasi üzerinde yapılan operasyon destekle karşılanmıştır. Hükümet’in medya üzerinde gerek formel gerekse de enformel kanallar üzerinden kurduğu ya da kurmaya çalıştığı ilişki bir infial yaratmamaktadır. Dershanelerin kaldırılması üzerinden başlayan tartışma ile ameliyat masasına yatırılan eğitim alanı da belirli bir kesim dışında infial ile karşılanmamıştır. Son yaşanan siyasal kriz sürecinde Emniyet ve Yargı bürokrasisindeki yer değişiklikleri de geniş çaplı bir karşı çıkışı beraberinde getirmemiştir. Bu durum da, dile getirildiği gibi sistemin ve sistemi oluşturan tüm alt bileşenlerin yozlaşmışlıklarına ilişkin toplumda yerleşmiş olan kanaattir. Dolayısıyla, sistemik bir reform girişimine yaslanmasa bile bu kurum ve kuruluşların mevcut yapılarına dönük her gerişim kendisine meşru bir alan bulmaktadır. Zira mevcut olan kurum ve kuruluşların oldukları gibi korunmasını mümkün kılan bir pratiğin toplumsal hafızada karşılığı yoktur. Bu açıdan, devletin korunaklı alanları olarak tanımlanmış olsalar bile nihayetinde bu yozlaşmışlık durumu tüm bu korunaklı alanların iş ve işlemlerini siyasal bir niteliğe büründürerek bu alanları siyasetin müdahale zminine çevirmektedir.

Zorunlu Reformculuk ya da Hükümet’in Paradoksu

17 Aralık ve sonrasında yaşananlar sistemin bu yapısı dikkate alınarak okunduğunda Hükümet’e yönelik desteğin neden devam ettiğine ilişkin bir takım ipuçları verebilir. Ancak Hükümetin ya da sivil siyasetin müdahale etmesini meşrulaştıran yapı, toplumsal yapının desteğini sürekli kılamaz. Bir süre sonra el atılan alanlarda toplum iyileştirmeler görmek ister. Dolayısıyla sorun alanlarına el atma meşruiyetine sahip olan Hükümet’in bir taraftan da bu sorun alanlarına tatminkâr bir çözüm üretebilme becerisi göstermesi gerekmektedir. Hükümet, sorun çözme kapasitesini yitirirse, mevcut siyasal kombinasyon içerisinde başka arayışların başlayacağını görmemiz de mümkündür. Nitekim 17 Aralık ile başlatılan sürecin temel amaçlarından birisi de Hükümet’in bu sorun çözme kapasitesini düşürmek ve işleyemez bir hale sokmaktır. Bu başarıldığında sürecin derinleştirilmesi ve mevcut politik aktörler içerisinden başka bir iktidar seçeneğinin çıkartılması mümkün olacaktır. Hükümet rüşvet ve yolsuzluk iddialarının ağırlığı ve muhalif kesimlerin yüksek gerilimli siyasetleri karşısında temel hak ve özgürlükleri esas alan reformcu bir kimliği sahiplenmeye mecbur bırakılmış durumdadır. Özellikle seçimlerden sonra el atılmayı zorunlu kılan tüm alanlara reformcu bir yaklaşımla el atacak diğer taraftan seyreden yüksek gerilimi taşınabilir bir düzeye çekmeye çalışacaktır. Çünkü beklemek, idare etmek ya da geriye gitmek Hükümet’in var oluş zemininin aşınması demektir.  

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.