Moğol İstilasında Meleklerin Cinsiyetini Tartışmak

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.01.2017
A+
A-

Türkiye’nin siyasal gündemini alevlendiren 17 Aralık süreci siyasal cepheleşmenin yanı sıra yeni bir toplumsal ayrışmayı da tetiklemektedir. Ana kıtaların birbirinden kopması gibi aynı sosyolojik dünyanın bileşenleri siyasal arenadaki ayrışma üzerinden birbirinden koparak farklı birer maceraya sürüklenmektedirler. Yaşanan cepheleşmenin, kaymanın bariz bir şekilde siyasal olanın belirleyiciliği üzerinden gerçekleştiği görülmektedir. Bu durum, siyasal olanın günümüz dünyasındaki aşırı genleşmiş halinden kaynaklanmaktadır. Siyasal olan, yaşamın tümünü kendi şemsiyesi altına alarak bir anlamı ile siyasal olmayanı önemsizleştirmekte ya da meşruluğunu kendisine bağlamaktadır.

Özellikle sanayiye dayalı bir toplumsal yapı ile birlikte karşımıza çıkan siyasal alanın belirleyiciliği durumunu, son yaşadığımız hadisede olduğu gibi ulusal ve uluslar arası pek çok olayda görmek mümkün oluyor. Bu durum, salt reel politiğin belirlediği bir gündelik olanın öncelenmesi üzerinden okunamaz. Tarihsel, sosyolojik, dinsel ve ideolojik konumlanışların, siyasal süreç içerisindeki pozisyon alışları üzerinden meşruiyet kazandıkları ya da meşruiyet yitimine uğradıkları dikkate alındığında, sosyal, kültürel ve inanç gibi aidiyetler tabiri caizse içinde, yanında ya da karşısında dile geldikleri siyasal söylemin ne olduğu ile anlamlı bir yapıya bürünebiliyorlar. Dinsel, kültürel ya da kimlik temelli bir söylemin bağlamdan bağımsız, tarihsel-toplumsal yapının güç ve çıkar ilişkilerinden kopuk bir şekilde dile gelmesi düşünülemeyeceğine göre bu minvalde ileri sürülen bir iddia ya siyasal pozisyonuna ilişkin bir kamuflaj arayışındadır ya da daha işin başında etkisiz bir pozisyon talebinde bulunmaktadır. Söz konusu durum, özellikle siyasal ve toplumsal yapının kriz anlarında gerçekleşiyorsa başlı başına kendini yok hükmünde konumlandırmak anlamına gelmektedir.

Bitaraf Olanlarda Taraf Değil midir?

“Bitaraf olan bertaraf olur” sözünde dile gelen de, özü itibari ile var oluş hengamesinde sıvışıp gidenlerin varlıklarını yitirecekleri düşüncesidir. Diğer taraftan bitaraf olanların dışında özellikle bu kriz döneminde içerisinde yer alınan taraf, kısa ve orta vadedeki hareket alanınızı, etki düzeyinizi, itibarınızı takdir eden bir göstergeye dönüşmektedir. Motivasyonlarınız, gerekçeleriniz ne olursa olsun kritik anlardaki yanlış konumlanışınızın faturası normal dönemlerdeki yanlış uygulamalarınıza kesilen faturayla kıyas kabul etmez bir şekilde ağırlaşmaktadır. Dolayısıyla tarihsel akışın kırılma anlarında, neyi söylediğimizden çok daha fazla önemli hale gelen nerede söylediğimiz ve kiminle birlikte söylediğimiz olmaktadır. Örneğin 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta veya 27 Nisan’da aktörlerin söylemlerine anlam katan şeyin, söylemin içeriğinden çok daha fazla söylemin dile geldiği cephe olduğu görülecektir. Aktörler eğer yanlış yerde konumlanmışlar ise doğruyu dile getiriyor olsalar da söylenen doğru sıradanlaşmaya, anlamsızlaşmaya başlıyor.

Bu durum yukarıda değinilen siyasal olanın aşırı genleşmesi ile ilintili olduğu gibi aynı zamanda insan dünyasında eylemin söze olan önceliği ile de irtibatlı bir durumdur. Sözü söyleyenler, şayet sözün içeriğine uygun geçmişlerinde bir eylemlilik zinciri oluşturmamışlarsa büsbütün ikna edici olmaktan uzaklaşırlar. Örneğin son hadiselerde Cemaat’in toplumu arzuladığı yönde mobilize edememesine neden olan faktörlerden birisi de hiç şüphesiz bu durumdur. Çünkü Hükümet, kendi iktidarları döneminde kendi eliyle Cemaat’e hak edip etmediğine bakmadan pek çok alan açtığını bilmektedir. Civangate skandalında Selim Edes ile Engin Civan arasında yaşanan rüşvet olayına benzer bir durum ile karşı karşıyayız. Mahkeme’de rüşveti alan Engin Civan, rüşvet aldığı Selim Edes’e “Aldıysam belgesini göster? diye sormaktadır. Rüşveti kendi elleriyle veren Selim Edes, bilfiil yaptığı bir işi ispatlayamamanın hiddeti ile söylediği tarihe geçen o karşı sözü affınıza sığınarak buraya alıyorum: Rüşvetin belgesi mi olur p…..?

Ahlak ve Adalet Savunusu Ya da Kundakçılık

Bugün Hükümet ile Cemaat arasında seyreden gerilimin altında bu diyalogların yaşandığını duyar gibi oluyorum zaman zaman. Hükümet kendi elleriyle verdiklerini bir taraftan itiraf etmek istememekte bir taraftan da ispat edememekte ancak karşısındaki Cemaat ise, Hükümetin bu açmazının farkında olarak sürekli belge istemektedir. Kendi durumunun haklılığını, herhangi bir belgenin olmayışına, Hocaefendi’nin ilmi derinliğine, takva sahibi oluşuna, yurt dışında açılan okulların çok oluşuna, o okullarda alınan başarıların büyüklüğüne ve oralarda çalışan hizmet erlerinin büyük fedakârlıklarına bağlamaya çalışmaktadır. Hükümetin hukuk nezdinde yaşadığı sıkıntının benzerini Cemaat’te toplum nezdinde yaşamaktadır. Evet, belge yok, pek çok ülkede pek çok okul var, emek var, fedakârlık var ama yine de bütün bunlar son süreçte yapılanları bir türlü aklamaya yetmiyor. Toplum bütün bunlara rağmen Cemaat’in yanında görünmek istememektedir. Zira toplum, tüm bu gerekçelerin doğrudan siyaseti tanzim etmeye dönük bir operasyonun haklılığını sağlamak için ileri sürüldüğünü görmektedir ya da öyle algılamaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan bu ahval ve şerait içerisinde Cemaat’e düşen rüşvet ve yolsuzluğun düşmanı, ahlak ve adaletin yılmaz savunucusu payesi değil basit bir kundakçılık payesidir.

Benzer şekilde, iktidar mücadelesinin siyasal sistemin meşru kanallar üzerinden işleyip işlememesi düzlemine oturduğu bir eşikte, tartışmaya Kabataş’tan, İslamcılığın Sonu’ndan, otoriterlikten, kasetlerden, Kürt siyasetini kışkırtmaktan su taşınıyorsa aslında durum, söz konusu Vatan olan yerde teferruatı tartışmaya benzemektedir. Eğer bu konsept içerisinde dile geliyorsa bütün bunlar, ya dile getirenlerin saflığından (ki saflıktan yapıldığına inanmak saflıktır) ya da suyu bulandırmaya ve haklı gerekçelerin payanda edildiği ilkesiz bir cepheye dolgu malzemesi taşımak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Sonuçta, siyasal sürecin işleyişi ile ilgili olağanüstü koşulların oluştuğu ortamda, bulundukları tarafın haklılığını ispatlamaya dönük ileri sürülen gerekçeler, cephe içine dönük yapılan propagandaya dönüşmektedir. Zira siyasal sistemin meşru işleyişini baltalayarak Hükümet’e vurmaya çalışanlar, yer aldıkları gayrı meşru nokta nedeniyle tepki odağı olmakla karşı karşıya kalırlar.

Dolayısıyla ayrışma hattı siyasal alanın korunup korunmamasını çiziyorsa, o zaman, siyasal alanın korunmasını öncelemeyen her tavır ve duruş, Moğol istilasında meleklerin cinsiyetini tartışanların gerçeklikten kopuk duruşlarına benzemektedir. Moğol ordularının tozu dumana katıp memleketin altını üstüne getirdiği bir ortamda siz meleklerin cinsiyetini tartışarak zamanınızı tüketiyorsanız, toz duman dağıldığında tükettiğinizin aynı zamanda kendi varlığınız ve itibarınız olduğunu anlayacaksınız.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.