MR. HOLLAND’S OPUS

Bekir Birbiçer
Özgür Eğitim-Sen MYK Üyesi                                           Tüm Yazıları
15.07.2017
A+
A-

‘’15 yaşındayken bir plakçı dükkânında takılırdım. Orada çalışan bir adam vardı ve o benim neyi sevdiğimi bildiğini sanırdı. Bir gün bana bir albüm verdi, John Coltrane’nindi. Ben de alıp eve geldim, pikaba taktım ve anında nefret ettim. Yani gerçekten nefret ettim. Sadece hiçbir şey anlamamıştım. Bu yüzden tekrar çaldım. Tekrar çaldım. Sonra tekrar çaldım… Fark ettim ki çalmadan duramaz olmuşum. O notaları dinleyip duruyordum. O gün şunu anladım: Hayatım boyunca yapmak istediğim şey işte buydu: Müzik yapmak!’’

Bu sözler hayatını müziğe adamış Mr. Holland’a ait. Mr.Holland, kendisini zengin ve ünlü kılacak magnum opus’u yani başyapıtı olacak bir senfoni yazmak istemektedir. Tutkuyla bağlı olduğu bu hayalini gerçekleştirmek için boş zamana ihtiyacı olduğundan barlarda ve kulüplerde müzik yapmayı bırakır ve ilerde lazım olabilir düşüncesiyle aldığı öğretmenlik belgesiyle başvurduğu John F. Kennedy Lisesinde geçici müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlar.

Okul oldukça disiplinli, öğrenciler sorunsuzdur. Ancak Mr. Holland asli bir iş olarak görmediği öğretmenliği yaparken inanılmaz sıkılmakta, kendisi keyif alamadığı için öğrencileri de uyuklatmaktadır. Müzik sınıfında müzik kavramını tanımlayamayan, ‘Amerikalı besteci biliyor musunuz?’ sorusuna ‘Bach’ cevabı veren, olabildiğince bilgisiz ve yetersiz öğrencilerle muhatap olan öğretmenin orkestra grubunda da herkes farklı telden çalmaktadır.

Nereden düştüm buralara düşüncesindeki isteksiz öğretmenin Müdîre Hanım tarafından, okulu öğrencilerden önce terk etmesi nedeniyle ‘müzik öğretmeni değil atletizm öğretmeni olmalıymışsınız’ sözleriyle iğnelenmesi uzun sürmez.

Müdîre Hanımın, acemi olduğu kadar coşkusuz olan öğretmenine bir de öğüdü vardır:

‘Bir öğretmenin iki işi vardır. Genç beyinleri bilgiyle doldurmak evet ama daha önemlisi onlara birer pusula vermektir ki böylece bilgi çöpe gitmesin. Bilgi vermeniz konusunda bir şey diyemem ama pusula konusunda berbatsınız.’

Müdîre Hanımdan aldığı dersin ardından eşinin hamile olduğunu öğrenmesiyle Mr. Holland’ın öğretmenliğe yaklaşımı tamamen değişir. Hem kendisinin keyif alabilmesi hem de öğrencilerin yeteneklerini ortaya çıkarabilmesi için standart yöntemlerin ve mevcut müfredatın dışına çıkması gerektiğini fark eder. Tarz değişikliğini iki örnek üzerinden gözlemleriz; Klasik müzikten sıkılan öğrencilerin hoşlandıkları ve heyecan duydukları müziğin rock’n roll olduğunu görünce aslında rock’ın beslendiği kaynağın da Bach olduğunu örnekleriyle göstererek artık rock üzerinden yürümeye başlayınca işin rengi değişir. Diğer örnek ise ailesinin yetenek fakiri olmamak için azimle klarnet çalmaya çalışan ama bir türlü beceremeyen kız öğrencisinin pes ettiği noktada yaptığı müdahale yine müfredat dışıdır ve etkilidir. Nota sayfasına bağlı kaldığı için başaramadığını, müziğin notalardan çok daha fazla bir şey olduğunu söyleyip ona Beatless dinletir, onların özgür müzik anlayışından örnekler verir. Müziğin sayfa üzerindeki notalarla değil yüreğiyle ilgili olduğunu, bunun öğrenilmeyeceğini, müziğin beyninde ve yüreğinde olduğunu söyler ve nota sayfasını kaldırıp atarak ‘hadi bana günbatımını çal’ der. Değişim kısa sürede işe yaramıştır. Mr. Holland sıra dışı bir öğretmen haline gelirken yılın sonunda orkestra çok başarılı bir sunum yapmıştır.

Buraya kadar sadece giriş bölümünü betimlediğimiz 1995 yapım film, sürükleyici bir anlatımla izleyiciyi sıkmadan izletmeyi başardığı 142 dakikalık süresi boyunca Mr. Holland’ın 30 yıllık öğretmenlik hayatını aktarıyor. Merkezine değişim kavramını alan film 1965’ten başlattığı hikâyede Mr. Holland’ın özel ve mesleki hayatını ele alırken arka planda da Amerika’da yaşanan önemli siyasi olayları fon olarak kullanıyor. Yani hem Mr. Holland’da hem de ABD’de yaşanan değişimleri gözlemliyoruz.

Bu 30 yıllık sıra dışı bir müzisyenin hikâyesinde öne çıkan birkaç unsuru özellikle altını çizerek değerlendirmek gerekiyor.

Bunlarda ilki Mr. Holland’ın müfredat dışına çıkıp kendi yöntemlerini uygulamaya başlamasıyla birlikte ayak bağı olmaya başlayan okul idaresinin yaklaşımı. Öğrencilere rock’n roll öğrettiği, rock’ın doğası gereği disiplinin bozulmasına yol açtığı gerekçesiyle sert şekilde uyaran idare, klasikleri öne sürmesini, BrahmsMozartStravinski öğretmesini, rock’n roll’u ‘şeytanın gönderdiği mesaj’ olarak gören veliler olduğunu, onlara bunu izah edemediklerini belirtir. Mr. Holland’ın cevabı kendine ve yöntemlerine olan özgüveni göstermektedir:

‘’Onlara, öğrencilere müzik öğrettiğimi, eğer bir öğrenciye müziği sevmede yardımcı olacaksa Beethoven’dan Billie Holiday’e kadar her şeyi kullanacağımı söyleyin!’’

Belirlenen kalıpların dışına çıkan öğretmenlere yapılan müfredat baskısı veya yaptıklarına engel olma girişimleri tüm eğitim sistemlerinde olduğu gibi bizim eğitim sistemimizde de baş ağrıtan bir sorun. Çünkü modern okul kavramının ana mantığında insanları bilinçli olarak bir şeye dönüştürme, onları önceden tasarlanmış bir amaca göre biçimlendirme hedefi vardırMüfredat da bunun için vardır. Zira okullar bir anlamda yönetimler için ‘ideolojik denetim kaynağı’ olarak işlev görür ve mevcut toplumsal yapıyı yeniden üretir. Bu yüzden doğru bildiğinizi sisteme rağmen uygulayamazsınız. Karşınıza bin türlü mevzuat maddesi ve müesses nizama ait prosedür çıkarılır. Bu sistem içinde öğrenciye ve öğretmene verilen rol bellidir ve bu rolleri oynayan ikilinin ilişkisinden anlamlı bir sonucun çıkması beklenir. Eğitim süreci içerisinde hiçbir şekilde görüşü alınmayan, kendisine dair düzenlemede söz hakkı olmayan pasif konumdaki öğrenci ile tamamen araçsal konuma indirgenmiş öğretmenin yani özne olamayan iki dinamiğin ilişkisinden öze dokunan anlamlı bir sonucun çıkmasını beklemenin beyhudeliği de ortadadır. Eğitim sistemimizde sözüm ona yapılandırmacı öğrenme modeline geçildi fakat öğrencinin aktif olması, bilgiye ulaşması, algıladığı bilgiyi etkin olarak yapılandırması gereken bu modelde öğretmenlere gönderilen kılavuz kitap, öğretmenin öğrenciye hangi örnekleri vereceği, hangi soruları soracağı, neyi düşündürtmesi ve hangi cevapları almaya çalışması gerektiği noktasına virgülüne kadar belirtir. Dolayısıyla böyle bir sistemde asla inisiyatif kullanamaz, müfredat dışına çıkamazsınız.

Filmde dikkati çeken önemli bir bölüm de Mr. Holland ve eşinin büyümekte olan oğullarının işitme engelli olduğunu fark etmeleri, anne ve babanın buna yaklaşımları, çocuğun gelişimine katkıları ve Mr. Holland’ın burada da yaşadığı değişimin işlendiği bölümdü. Tüm dünyası ses ve müzikten ibaret olan birinin evladı sese kapalı bir hayat yaşamak zorundadır. Bunu sınıfıyla paylaşan öğretmen onlara Beethoven’in hikâyesini anlatır. Ömrünün son yıllarında işitme yeteneğini tamamen kaybeden ünlü bestecinin, bestelerini yapabilmek için piyanosunun bacaklarını gövde tamamen yere oturacak şekilde kestirdiğini sonra da piyanonun önünde yere yatarak kulağını döşemeye yapıştırdığını, böylece bir yandan parmaklarıyla tuşlara basarken bir yandan da müziğin yerdeki titreşimlerini duyarak ilerlediğini anlatır. Ancak gözleri dolarak, tüm öğrencileri de hüzne boğarak anlattığı bu anekdot onun sağır çocuğuna kol kanat geren, ona yardımcı bir baba olmasını sağlamaz. Tüm ilgisini ve zamanını okulundaki çalışmalara ve öğrencilerine ayıran Holland, çocuğunun tüm eğitimini ve gelişimini eşinin üzerine bırakır. Tâ ki John Lennon’ın öldüğü gün yas içinde geldiği evde, ergenlik dönemlerini yaşamakta olan oğluna Lennon’un öldüğünü, o yüzden üzüntülü olduğunu anlatamayınca ‘neyse zaten sen Lennon’dan anlamazsın’ deyince çocuğun patladığı zamana kadar. Beatless’i, Lennon’u kendisinin de çok iyi bildiğini, aptal olmadığını, babasının Lennon sevgisini çok iyi bildiğini annesinin tercümesiyle babasına aktarırken -ki babası beden dilini yeteri kadar öğrenmemiştir- söylediği şu cümleler onu kendine getirir:

‘’Müziğin ne olduğunu biliyorum. Daha iyi öğrenmeme yardımcı olabilirdin. Ama benim yerime başkalarına öğretmek seni daha çok ilgilendiriyor.’’

Mesleğine sevdalı çoğu öğretmenin yaşadığı temel problemlerden birini yaşıyor Mr. Holland, işi ile çocuğu arasında kalıyor. Büyük sabır ve özveriyle öğrencilerine yeterken evdeki tek çocuğuna yetemiyor. Bir yanıyla da çocuğunun işitme engelli olmasının acısını yine çocuğundan çıkarıyor. Yaşadığı bu yüzleşmeden sonra ancak dengeyi kurmayı başarıyor ve hatasını telafi etmenin yollarını buluyor.

Mr. Holland’ın imtihanlarından biri de sesi ve fiziğiyle güzeller güzeli bir öğrencisiyle yaşadığı duygusal etkileşimde gemileri yakma noktasında derin gitgeller yaşaması fakat nihayetinde duygularının kendisini alt etmesine izin vermeyerek karısına ve çocuğuna olan sadakatini bozmaktan imtina etmesiydi. Lise bilhassa da üniversite hocalarının sıkça karşılaştıkları ve pek çoğunun bocaladığı veya kaybettiği bu ağır imtihandan alnının akıyla çıkmayı başarabilen öğretmenin nasıl bir karar alacağını geri planda izleyen karısı, eşinin sadakat tercihiyle ona daha da bağlanacaktır.

Filmden çıkarılacak ve aktarılacak buna benzer birçok anekdot olmakla birlikte çarpıcı finali öncesinde yaşanlara değinmekle yetinelim. 1995 yılına gelindiğinde mesleğinde büyük başarılarla dolu 30 yılı geride bırakan Mr. Holland, okul yönetiminin bütçesel nedenlerden dolayı resim, müzik, tiyatro gibi sanatsal bölümlerin kapatıldığını ve bu branşların öğretmenlerinin de görevine son verildiğini öğrenir. Müdürün olayı sunuşu da en az olayın kendisi kadar trajiktir:

‘’Mozart ile okuma-yazma ve bölme işlemi arasında seçim yapmaya zorlandım, bölme işlemini tercih ettim.’’

Bizim eğitim sistemimizde de sanat içerikli dersler gözden ilk çıkarılacak dersler olarak görülür. Haftada birer saat yasak savma kabilinden programa koyulmuştur ve ara sıra da tamamen kaldırılacağı söylentilerine muhatap olur. Oysa öğrencinin ruhuna hitap etmesi, estetik duygusunu ve soyut düşünme yeteneğini geliştirmesi bakımından en az bilim içerikli dersler kadar önemsenmesi gereken bu derslerin ana sınıfından itibaren ders saat sayıları artırılarak tüm eğitim kademelerine ağırlıklı şekilde yayılması gerekir. Mr. Holland’ın da serzenişi bu meyandadır:

‘’Buradaki en önemli sorun sizin düşünme, yaratma, dinleme becerisi olmayan bir genç kuşak yetiştirmek istemeniz.’’

Öğretmenlik mesleğinin, yetişmelerine katkıda bulunduğunuz insanların hayatına dokunan yönleriyle diğer mesleklerden farklı bir anlamı var. Fabrikada vida sıkmaya pek benzemeyen öğretmenliği, geçim kaygısı ve boş zaman beklentisiyle başlayıp layıkıyla yaptığı 30 yılın sonunda kaybeden Mr. Holland’dan dinleyelim:

‘’Bu geçici işe burnumdan soluyarak başlamıştım. Oysa şimdi yapmak istediğim tek iş bu. Yaşamın boyunca çalışıyorsun çünkü yaptıklarının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorsun. İnsanlar için önemli olduğumu düşünüyorsun. Sonra anlıyorsun ki gözden çıkarılabilirsin.’’

Film, finalindeki etkili sürprizle Mr. Holland’ın yanıldığını, sıra dışı özellikleriyle idealist öğretmenlerin hiç de unutulmadıklarını göstermek ister. Öğretmen olmanın, insanların hayatında derin izler bırakabilmenin, yaşamlara elinizin değmesinin, onların daha iyi insanlar olmalarında katkınızın olmasının, yıllar sonra hatırlanmanın dolayısıyla emeklerin ve yaşamın boşa harcanmadığını görmenin güzelliğini algılatan film Mr. Holland’ın şahsında güçlü mesajlar veriyor. 

Mr. Holland onu zengin ve ünlü yapacak hayalindeki senfoniyi yazamadı, kıt kanaat geçinmesini ancak karşılayan öğretmenlik mesleğiyle iktifa etti fakat onun senfonisi öğrencileri oldu. İdealler, hayaller ve hayatın gerçeklerinin her zaman paralel gitmediğini gördü ve yaşadı fakat süreç içinde yaşanan değişimle, ideallerin farklı boyutlara evrilmesiyle her bir öğrencisi onun yapıtının ezgi ve notaları oldu. Öğrencileri onun yaşamının müziği, magnum opus’u oldu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.