“Öğrenciler yakında okulları yakacaklar!”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.01.2018
A+
A-

Başbakan Binali YıldırımÇankaya Köşkü‘nde 2017-2019 Orta Vadeli Programını açıklarken eğitim faslında birkaç hususun altını çizdi.  Birincisi 2019’a kadar tamamen tekli eğitime geçilmiş olacak. İkincisi okul öncesi eğitim zorunlu hale getirilecek. Üçüncüsü de 5.sınıfta zorunlu yabancı dil eğitimi olacak. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Sayın Başbakan eğitim ile ilgili yanlış bilgilendirilmiş. Zira sondan başlayarak gidersek şuanda 5.sınıflarda yabancı dil eğitimi zaten zorunlu. MEB’in internet sitesinde de yer alan TTK’nın Haftalık Ders Çizelgesinde gösterildiği gibi yabancı dil dersi ilkokul 2.sınıftan itibaren zorunlu olarak okutuluyor. Üstelik uygulama bu yıl da başlamış değil.

Okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirilmesi mevzusu şüphesiz önemli. Ancak zorunluluğa ilişkin tereddütlerim var. Zira toplumsal talep ve yönelim zaten okul öncesi eğitimi fiili olarak yaygınlaştırmaktadır. İstenilen düzeyde olmayışı toplum kaynaklı değil devletin hizmet sunma kapasitesiyle ilintilidir. Bir de okul öncesi eğitimin az da olsa paralı olmasıyla ilintilidir. Yani devletin hizmet sunma kapasitesi arttırılıp parasız şekilde sunulduğunda zaten çekince koyacak kimse olmayacaktır. Zorunluluk mevzusundaNamık Kemal‘in 1870‘lerdeki tespiti hala geçerlidir; “eğitimin nimetlerini gören halk zaten gönüllü bir şekilde çocuklarını okullara kaydettirecektir. Bu konuda kimseyi zorlamaya gerek yoktur.”

Tekli eğitime geçiş hedefi ise yüzde 10-15’lik kapasite artışıyla gerçekleştirilebilir düzeyde. Dolayısıyla Orta Vadeli Programda eğitim hedefinin tutturulmasında bir zorluk gözükmüyor. Zira ortada konulan hedeflerden bir tanesi zaten olmuş, ikincisi doğal mecrasında ilerliyor, üçüncüsü de tutturulmasında zorluk yaşayacağımız bir engel değil. Ancak bu hedefler ile eğitimde nitelik artışı arasında ne tür bir beklenti içerisinde olduğumuz tartışılmalıdır. Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması dışında diğer iki hedef bu açıdan kuşkuludur.

Diğer taraftan Başbakan’ın programı açıklarken bir vurgusu çok önemliydi ve MEB’in ve eğitim camiasının dikkatini çekmesi ve üzerinde yoğunlaşılması gereken husus orada gizliydi. Hani her esprinin gerçekliği vardır denir ya, burada da böyle bir durum var. Açıklamayı dinleyenlerin gülüşmesine neden olan vurgu şuydu: “İkili öğretime son vereceğiz. Tekli öğretim olacak. Yarım gün okuyacaklardı, artık tam gün. Öğrencilere kötü haber: 2019 sonuna kadar (tekli eğitim) tarihe karışacak.”“Öğrencilere kötü haber” vurgusunun yanında şu açıklamanın da muhasebe edilmek üzere altı çizilmeli: “artık “sabahçı-öğlenci” ayrımı olmayacak, öğrenciler tam gün-tam zamanlı okula gidecekler. Yemeklerini de okulda yiyecekler. Aynen işe gider gibi; sabah gidip okula da akşam geliyorsun.”

Başbakanın “öğrencilere kötü haber” diye yaptığı espri gerçekten espri miydi yoksa yüzleşmek istemediğimiz ve sürekli halının altına süpürdüğümüz yakıcı bir sorunumuz mu, iyice kurcalamamız gerekiyor. Konunun üzerinde durmak sistemi amaçları, mevzuatı, yapılanması ve performansı üzerinden analize tabi tutmayı zorunlu kıldığı gibi aynı zamanda zorunlu eğitim çağındaki nüfusa ilişkin tavır, tutum ve tasavvurumuzu da elden geçirmeyi gerektirmektedir.

Modern dünyanın en büyük fetişi eğitim. Eğitim denince akan sular duruyor, bütün çekinceler geri alınıyor. Oysa her bir öğrencinin alana ilişkin deneyimi durumu inkâr eder niteliktedir. Okul öğrencilerin canı gönülden, güle oynaya gittiği, içinde olmaktan mesut bahtiyar olduğu bir düzenek hiçbir zaman olmadı hala da değil. Teneffüsler, kısacık aralarda yapılan paylaşımlar, kendi yaşıtlarıyla birlikte olma duygusu sistemi bir nebze katlanılır kılıyor. Cenderesine alındıkları ev okul ikileminde öğrenciler yoksunlaşmış bir hayat sürdürüyorlar. Ders dinleme, ders çalışma döngüsünde milyonlarca öğrenci gelişim döneminin psikolojik, sosyal, zihinsel gereksinimlerine cevap bulamadığı gerçeği önümüzdedir. Başbakan’ın esprisi de özü itibariyle yüzleşilmeyen bu gerçeğin dışavurumundan başka bir şey değil. O yüzden öğrenciler için haberi kötü yapan şeyin ne olduğu üzerinde durmak durumundayız. Bir takım yaşam kırıntıları yüzünden rıza gösterilen bu elverişsiz sistemi tahkim etmek, hiçbir şey yokmuş gibi sürdürmek, hatta süresini uzatmak ve önemlisi bunun çözüm olduğunu düşünmek kendini kandırmaktır. Öğrenciler başka çareleri olmadığı için sisteme katlanıyorlar. Veliler zorlu yaşam şartlarının kısırlığı üzerinden sistemin bu haline rıza gösteriyorlar.  Fakat aldanılmamalıdır; bu zorunlulukların hiçbiri olanın olması gereken olduğunu ifade etmiyor. Sadece katlanma mecburiyetimizi, çaresiz suskunluğumuzu gerekçelendiriyorlar.

Oysa konunun toplumsal yaşamın tüm katmanlarına uzanan geniş boyutları olduğu aşikâr. Orta Vadeli Programda öğrenciler için hayatı yaşanabilir kılan ortamlar, ilişki ağları, sahici ve dönüştürücü ilişkilerin yeşereceği mekânlar, araçlar peşinde gidilmeliydi. Öğrencileri, yetişkinlik dönemleri için programlanacak yatırım nesneleri, kapatılması ve kontrol altına alınması ve tezgâhtan geçirilmesi gereken pre-insanlar olarak görme yerine ihtiyaçları olan, ihtiyaçları gözetilen ve “akılları ve ruhları yarının sarayında” olup her birimize emanet edilen hakiki insanlar olarak gören bir felsefenin, paradigmanın ve pedagojinin arayışını ve gerekliliğini vurgulayan bir pratik sergilenmeliydi. Başbakan’ın esprisi önemliydi. Öğrencilerdeki “boş ders sevdası” önemlidir. Teneffüs zili çalınca esaretten kurtulmuş gibi kendisini dışarı atan öğrencilerin görüntüsü önemli. Her biri görülmek ve el atılmak için imdat çığlığı gibi. Görülmez ve duyulmazsa korkarım McLuhan‘ın dediği gibi “öğrenciler yakında okulları yakacaklar!”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.