Özgür Eğitim-Sen

Okullarımızda neler oluyor?

30.03.2024
A+
A-
Okullarımızda neler oluyor?
Paylaşın

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer Karar Gazetesi’nde yayımlanan yazısında Türkiye’de mevcut eğitim paradigması, planlaması ve pratiğinin tartışılması gerektiğine vurgu yaptı.

İki öğrenci, ders vermeye çalışan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin karşısında bağırarak dans etmeye başladı. Öğretmenin tedirgin bakışlarına karşılık öğrenciler, yaptıkları dansla TikTok videosu çekti. Öğrenciler, daha sonra çektikleri saygısız videoyu TikTok hesaplarında paylaştı. Sosyal medyada yayılan ve tepki çeken görüntülerin ardından İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü harekete geçti. Öğretmene saygısızlık içeren görüntülerle ilgili, iki öğrenci hakkında disiplin soruşturması başlatıldı.”

İzmir’de bir okulumuzda yaşanan hadiseyle ilgili basında yer alan haber böyle. Haber tabiri caizse “UFO gören köylü” şaşkınlığıyla veriliyor. Bu tür hadiseler hayatımızda hiç yaşanmıyormuş, bu ve benzeri olaylara ilişki ağımızda hiç rastlanmıyormuş gibi abartılı bir tepkiyle ele alınıyor. Öncelikle bir savunma mekanizması ve giderek de temel varoluş tarzına dönüşen abartılı şaşkınlığı, tepkiyi; anomik vaziyeti sindirme hatta perdeleme işlevli olarak kayıt altına almamız gerekiyor. Çünkü gündelik hayatımızın rutinlerine dönüşen yapısal sorunları görmek, çözmek yerine bu tür reflekslerle adeta üzerini örten ve kronikleşmelerine yol veren bir işleyişimiz var. Küresel ölçekte dile gelen ve bazen yankıları ülkemizde de duyulan bir “eğitimin krizi” gerçeği var. Bu krizin nasıl yapısal bir kriz olduğunu ve sosyal, siyasal, ekonomik, felsefi, teknolojik başkalaşımla ilintili olduğunu bu sayfada zaman zaman dile getirmeye çalışıyorum. “Tamam, da çözüm ne?” gibi paket çözüm beklentisinin mevcuda payandalık ettiği ortamda ne meseleleri etraflıca tartışmak, ne bir sorun barındırmıyormuş gibi duran alanları sorunsallaştırmak ve dolayısıyla da ne de anlamlı ve işlevsel çözümler üretebilmek mümkün.

Bu vesileyle alanı mevcuda mahkûm eden vaziyete mesafe almakta ve bazı sevimsiz soruları kamuoyunun dikkatine sunmakta yarar görüyorum. Bu tip hadiseleri hayat akışımızdan ayrık, istisnai hadiseler olarak gören ve şaşkınlıkla da bu görmeyi meşrulaştıran yaklaşım biçimimiz maalesef bu hadiselerin hem yaygınlığını hem de daha derin ve yapısal bir krizin semptomu olduğunu görünmez kılıyor. Olay oldu, öğrenciler disipline sevk edildiler, cezalarını almalarının verdiği rahatlıkla bildiğimizi aynıyla yapmaya devam edeceğiz. Bu kadar mı? Bu hadisenin ve benzer hadiselerin ilişkili oldukları bir alt zeminden bahsedemez miyiz? Merceği nereye kaydıracağız, mevzuyu hangi odağa yerleştireceğiz? Bu basit bir disiplin hadisesi mi? Sadece olayda ismi geçen öğrencilerimizin bireysel kontrolsüzlükleri mi? Bu olay sadece İzmir’deki bir okulumuzda mı yaşanıyor? Ülkemizin diğer bölgelerinde, diğer okullarında bu tarz meseleler hangi yaygınlıkta yaşanıyor? Belirtildiği gibi olayı yapıyla işleyişle, ilişkiyle etkileşime sokmak mümkün mü? Böyle yapıldığında ne söylenir, ne söylenebilir?

Uzatılması gereken bu soruların zor ve sevimsiz, çözümün de kolay olmadığını bilen birisi olarak bu tür hadiseleri “her suç topluma yöneltilmiş bir sorudur” kabulünce ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Görüntü ve görüntüye verilen tepkiler mevzuyu bir kuşak çatışması, kronikleşen bir öğretmen-öğrenci gerilimi, değer tanımayan yeni nesil vs. üzerinden buharlaştıracağımızı gösteriyor. Belirli periyotlarla basına yansıyan bu tip haberler alışılagelen ezber üzerinden okunuyor ve buna göre tepkiler veriliyor. Disipline sevk etme, soruşturma başlatma, müfettiş görevlendirme şeklinde özetleyebileceğimiz bu çözüm sistematiği, genetiği itibariyle meseleyi lokal ve teknik kavrayıcıdır.

Öncelikle bu olayların istisnai olmadığını kaydetmemiz gerekiyor. Bu sansasyonel haberlerin eğitim ortamlarımızın büyük çoğunluğunun rutini olduğunu ilgili olanların tümü bilmektedir veya bilmek durumundadır. Uzaydan gelinmemişse modern zorunlu eğitimin, üstelik sadece Türkiye’de de değil, tüm yerkürede benzer manzaraları yaygın bir şekilde içinde barındırdığı hatta bizatihi yapısı dolayısıyla bu tarz insandışılıkları üreten bir niteliğinin olduğu rahatlıkla görülebilir. Hayatın işleyişine ayna tutan sinema-edebiyat ürünlerinde çoğunlukla arka fonda bir şekilde kendisine yer bulan eğitim-okul-öğrenci-öğretmen ilişkisine azıcık dikkat kesildiğinde belirttiğim manzara rahatlıkla görülecektir: Tükenmiş-itibarsız öğretmen, agresif-isyankâr öğrenciler, şiddet, çete, madde bağımlılığı, zorbalık membaı okul ortamı vs.
Soğukkanlı bir bakış meselenin teknik ve lokal olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla çözüm olarak ileri sürülen hususların hepsinin Alev Alatlı’nın ifadesiyle ‘mış gibi yapmak’ dışında bir hükmünün olmadığını bilmeliyiz. Burada sistemin, yapılanmanın, zaman ve mekân tasarımının, ilişki biçiminin gerilim üreten, çatışma ve saldırganlık büyüten bir nitelik arz ettiğini görebilmeliyiz. Mesele her bir bileşenin bağımsız olarak ne olduğuyla anlaşılabilecek bir mesele değildir. Elbette her bir bileşenin ayrı ayrı anlamı vardır ve niteliği ziyadesiyle önemlidir. Ancak sistemin, bileşenlerinin toplamından fazla ve öte bir şey olduğunu hatırlarsak karşımızdaki sorunu anlama imkânımız olacaktır. Eğitim sosyolojisinin, psikolojisinin ve felsefesinin egemen klişelerine sarılmadan, Baudrillard’ın tanımlamasıyla ‘Çaresiz Stratejiler’in ağına düşmeden ciddiyetle eğilmesi gereken bir alan karşımızda duruyor.

Modernleşme tarihimizdeki tüm iyileştirme çabalarına rağmen istikrarlı bir şekilde varlığını devam ettiren akademik başarısızlık başta olmak üzere sosyal, bireysel, psikolojik ve mesleki yetersizlik eğitimimizin değişmeyen şikâyet konularıdır. Akademik başarısızlığı gidermek için başvurduğumuz teknik düzenlemelerin elimizde kaldığını göstergelerden biliyoruz. Daha vahimi eğitim ortamlarında mevcut ilişkinin gittikçe insani olmaktan çıkan ve modernliğin kaba dönemlerinden kalan disiplin konseptine bağlanmış olmasıdır. Tören ve ritüellerden kıyafete, okul ve sınıf ortamından egemen ilişkiye, öğrenci yerleştirme sisteminden zorunlu eğitime uzanan bu geniş düzeneği; eğitimin toplumsal bellekteki olumlu çağrışımlarıyla bir yere kadar idare edebiliriz. Sorunlar birilerinin kişisel-ahlaki zaaflarının ötesinde sistemik bir hüviyet taşıyorlar. Olayların, problemlerin döl yatağı olan sistemi görmek yerine sınıf içi hâkimiyeti olmayan öğretmen, ailesinden terbiye almamış öğrenci gibi lokalleştiren bakış açısı açık ki yüzleşmek yerine kaçmayı tercih ediyor. Sorunu öğretmen ve öğrenci kaynaklı sıkıntılar olarak görmek, sistemi gözden kaçırmanın ötesinde sorunları kronikleştiriyor. Bu tarz problemlerin İzmir’deki okulla mukayyet olduğunu düşünenler sorunu çözmeye değil işlevsiz ezberlerine sarılmaya koşuyorlar.

Meselelerimizi palyatif tedbirlerle çözemeyiz. Çözüm için sahip olduğumuz alet çantasının bırakın sorun çözmeyi, sorunu tespit etmekten aciz olduğunu görmek durumundayız. Meselenin MEB’in meselesi olduğunu, onun uygulayageldiği yanlış politikaların neticesi olduğunu belirten yüzeysel kavrayışa da mesafe koymalıyız. Sosyal meselelerin mucizevi çözümleri olmadığını bilenler çözümün tartışmanın, sorgulamanın niteliği ve derinliği ile ilintili olduğunu da kabul edeceklerdir. O yüzden sorun tüm Türkiye’nin sorunudur, tüm Türkiye’nin mevzuyu kavrama düzeyiyle ilintilidir ve AKUT tedbirlerle, palyatif çözümlerle geçiştirilmeyecek büyüklüktedir. Modern dünyanın fetişi olarak hayatımızı şekillendiren zorunlu eğitimin ontolojik olarak tartışılması elzemdir. Mevcut eğitim paradigması, planlaması ve pratiği tartışılmalıdır. Sistem içindeki öğretmenin ve öğrencinin konumu sorgulanmalıdır. Tekçi, tektipçi, otoriter, merkeziyetçi bir yapı, hiyerarşik bir ilişki biçimi doğası icabı problemlidir. Öğretmenin özerkliğini elinden alan, öğrencinin merak, ilgi, istidat ve kabiliyetlerini, fiziksel, sosyal, psikolojik gereksinimlerini dikkate almayan ve eğitim-öğretimi bir mühendislik faaliyetine indirgeyen yerleşik düzen bu biçimi ve işleyişiyle meşruiyetten, makuliyetten yoksundur. Eğitimin de kaderini tayin eden genel eko-sistemin ne kadar özgürlükçü ne kadar dingin ve huzurlu olduğu da ayrıca dikkatle ele alınmalıdır.

Cumhuriyet’in hemen başında ülkemize davet edilen ve eğitim sistemimiz üzerine rapor hazırlayan Dewey’in ‘muallimlerin vaziyetinin şayanı memnuniyet olmadığında ittifak vardır’ tespitinin yüz yıl sonra aynıyla vaki olduğu görülmelidir. Öğretmenlik mesleğinin kendi bakanlığı başta olmak üzere itibarsız olduğu ve mali, özlük ve sosyal haklarıyla perçinlenmiş bu vaziyetin kuru retorikle düzelemeyeceği açıktır. Mevcut eğitim yapılanmamızın tarihsel dayanakları aşınmıştır. Modernliğin katı koşullarında hayat bulan kurumlar ve ilişkiler günümüzün akışkan dünyasında sadece işlevsiz kalmıyorlar aynı zamanda karikatürleşiyorlar, çözümü engelleyen, çözüm arayışını görünmez kılan problem odaklarına dönüşüyorlar. Matbaanın, nüfusu homojenleştirmeyi temel odağına ulus alan ulus devlet anlayışının, pozitivist anlayışın, okuma, yazma, itaat gibi beceriler ekonomik-bürokratik gereksinimlerin şekillendirdiği bir dünyanın ürünü olan okul düzenimiz bugün varlık zeminini yitirmiş durumdadır. Kriz zannettiğimizden çok daha derindir. Öğrencilerin boş ders sevinçlerine, tatil beklentilerine hatta sadece teneffüse çıkış şekillerine bakılırsa durum görülecektir. Bunların her biri görülmesi ve el atılması için yükselen imdat çığlıklarıdır. Diğer yandan sansasyonel şekilde belirli periyotlarda kamuoyunda infial yaratan ölüm, darp, taciz gibi kriminal hadiseler de kriminal olmalarının yanı sıra topluma yöneltilen ve çözüm bekleyen sorunlardır. Eğitime erişime, eğitim ortamlarının fiziki şartlarına odaklanan bakış konforlu alanlarda yaşanılan insandışılığı bırakın görmeyi anlamaktan bile aciz durumdayız maalesef. Korkarım görülmez ve duyulmazsa McLuhan’ın dediği gibi “öğrenciler yakında okulları yakacaklar!”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Whatsapp Destek
1
Whatsapp Destek Hattı
Üyelik işlemleri için Whatsapp iletişim hattımız