Öldürücü tünele girmek

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
21.04.2021
A+
A-

Geçenlerde basına yansıyan bir fotoğrafta Cumhurbaşkanı’nın eşiyle birlikte ülkemizin sosyo-ekonomik olarak alt kesimlerinden olduğu anlaşılan bir ailenin evinde iftar yaptıkları görülüyordu. Muhtemelen toplumla iç içe, halkla barışık bir Cumhurbaşkanı algısını oluşturmak veya pekiştirmek için paylaşıldı kamuoyuyla fotoğraf. Toplumla, toplumun değerleriyle barışık, dışlanmış, kimsesiz, yoksun ve yoksullarla maddi ve manevi bağı olan bir Cumhurbaşkanı imgesi. Güzel! Bu tarz bir algı oluşturmakta veya varsa böyle bir algı onu güçlendirmekte bir beis yok. Hele hele günümüz dünyasının “imaj çağı” olduğu gerçeği dikkate alındığında bu tarz çalışmaların artık en önemli ve öncelikli çalışmalar olduğu da bilinmeyen bir şey değil. Hele hele bu durumun siyaset-siyasetçiler açısından nasıl hayati olduğu ortadadır.  

Ama bu ilişki ve işleyişte başka bir problem var. “Problem görüldüğü halde mi böyle yapılıyor” yoksa “yapılandaki problemin ne olduğunun farkında mı olunmuyor” bilemiyorum. Ancak ortada izaha muhtaç durum, durumlar var. Geçen hafta da milli eğitim bakanının zorunlu eğitime ilişkin açıklamasını ve yapılan açıklamanın bakanın ve bakanlığın pratiğiyle uzaktan yakından ilintisi olmayan durumunu aktarmıştım. Sayın bakan bir taraftan kitlesel eğitimin insan doğasına aykırı olduğunu belirtiyor diğer taraftan dünyanın en muhkem kitlesel formunu ayakta tutmak için var gücüyle çalışıyor. 

Benzer bir şey Cumhurbaşkanı’nın servis edilen fotoğrafıyla ilgili de yaşanıyor. Cumhurbaşkanı’nın duygusal, zihinsel olarak bağını koparmadığı bu insanlar kim? Duygusal, zihinsel bağların koparılmaması gereken insanlarla bu bağ niçin devam ettirilmeli? Bu insanlar, paylaşılan fotoğraf karesinden anlaşılan o ki, ait oldukları sosyal, kültürel ve şüphesiz ekonomik yapı dolayısıyla tercih edildiklerine göre buradaki mevzuyu netleştirmemiz gerekiyor. 

Birincisi bu sosyal, kültürel ve özellikle ekonomik yapının nasıl bir makuliyeti, meşruiyeti var ki onunla dayanışma içinde olunduğu intibaı verilmek isteniyor? İkincisi ve çok daha önemlisi bu yapının müsebbibi kim? Bu insanların bu tarz hayat koşullarında yaşamlarını sürdürmelerinin faturasını kime çıkarmalıyız, kime çıkarıyoruz? Bu insanları bu şartlar altında yaşamaya mecbur eden koşulların sorumluluğu kimin üstündeki Sayın Cumhurbaşkanı on(lar)a karşı bu mağduriyetin pençesinde kıvranan insanlarla dayanışma içinde ve bu dayanışmasını kamuoyuyla paylaşma ihtiyacı hissediyor?

Türkiye enteresan bir şekilde yol alıyor. Kullandığımız dil, ilişki biçimimiz sıra dışı bir görünüm arz ediyor. Söylerken, yaparken kendini ele veren, kendi yaptıklarını ve sorumluluklarını itiraf eden ve üstelik ne ele verdiğinin ne de itiraf ettiğini farkında olmayarak devam ediyoruz. Daha da vahimi bu izaha muhtaç durum, kamusal bir dikkatin, eleştirinin, tartışmanın mevzusuna da dönüşmüyor. Yapılıp edilen hiçbir şeyin maliyet oluşturmadığı, sorumluluk doğurmadığı bu hayatın sorumlu bir hayat olduğunu söylemek mümkün değil. Bu tarz bir varlığın, bu tarz bir hayatiyetin sorumlu bir varlık ve hayatiyet olduğunu söylemenin mümkün olmadığı gibi. 

Keyfe keder bir işleyiş! Ne yapsak, ne söylesek, biz yaptığımız ve biz söylediğimiz için doğru olduğu hatta doğru olması gerektiği şeklinde nevzuhur bir mantıkla yol alınıyor. Eksikleri, yanlışları, hataları düzeltme ve olması gereken yönünde anlamlı adımlar atma becerinizi kaybettiğiniz de bu tarz bir öldürücü tünele giriliyor demek ki.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.