Online gençler, çevrimdışı yetişkinler ve eğitimin krizi (II)

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
20.07.2017
A+
A-

Terör çirkin yüzünü yeni yılın ilk saatlerinde İstanbul’da bir kez daha gösterdi. 39 masum insan yaşamını yitirirken onlarcası yaralandı. Sistematik bir biçimde terör örgütlerinin saldırısı altındayız. Cumhurbaşkanı Erdoğan defalarca bunun ikinci bir İstiklal Savaşı olduğunu söyledi. Bu nedenle terör örgütleri ile kuşatmaya alınma girişimleri karşısında Türkiye’nin ortaya koyduğu mücadele; bekası, istiklali ve istikbali içindir. Buna kuşku yok. Kuşku olmadığı gibi yakın tarihimizde İstiklal Marşı’nda ifadesini bulan “Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın” hitabına muhatap olan millet varlığımız, dün olduğu gibi bugün de bu ülkenin en büyük teminatı.

Terör sadece bedenleri, mekânları değil gündemi de hedef alıyor. Terörün, gündemi de terörize eden bir yanı var. Dolayısıyla bu zor günlerde kendi gündemimize sahip çıkmanın mücadelenin bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin bekasına ilişkin tehditler sadece güvenlik alanına ilişkin meydan okumalarla sınırlı değil.

Bugün tüm dünyada eğitim ve kültür alanına ilişkin meydan okumaların kendisini şiddetle hissettirdiği bir aralıktayız. Batı-dışı toplumların içine sokuldukları ve ‘kültürel intihar’ ile neticelendirilmeye matuf olan süreç işlemeye devam ediyor. Coğrafyamız, geride bıraktığımız 150 yılın kavurucu gerçekliği olarak bunu tecrübe etti.

Dün varoluş mücadelesine eşlik eden ve birer ‘çaresiz strateji’ mesabesinde kalmaktan öteye gidemeyen kuramsal, kurumsal aktarım ve adaptasyon, geçen 150 yılın sonunda bizi daha emin bir limana çıkarmadı.

Modernliğin ‘katı’ evresinde maruz kaldığımız dalga karşısında dalganın üzerine çıkarak ‘sörf’ yapabileceğimizi sandık. O dalganın neden olduğu hasarlarımızı henüz tespit dahi edemedik. Şimdi ise modernliğin ‘akışkan’ evresinde tüm dünyayı etkisi altına alan sosyoloji temelli değişim ve dönüşüm dalgası ile karşı karşıyayız. Geçen haftaki yazıda bu durumun ayaklarımızı tedirgin kılmasına neden olan özelliklerinden bahsetmiştim. ‘Kültürel aktarıma’ kısa devre yaptıran bu yeni durum yaşamsal bir öneme haizdir. Dolayısıyla böyle bir vasatta hobi olsun diye bu konuları gündeme getiriyor değiliz. Topluluğun ölümü, bir insan tekinin ölümünden farklıdır. Topluluğun ölümü ile kültürün ölümü ile eş anlıdır.

Yüz yılın başında eğitim-öğretim kurumlarının nasıl bir amaçlılık, kurgu, düzenek ve işleyiş ile temellük edildiğini dikkate almayan ya da kavramayan zihinlerin birer ‘sihirli değnek’ olacakları inancı ile sarılıp sarmalanan bu kurumların bugün itibariyle ne ile tehdit edildiklerinin, neye cevap veremediklerinin idrakinde olmaları düşünülemez.

Bugün, ‘laik, bilimsel eğitim’ diye ortalıkta gezinen zır cahillik ile ‘Şu müfredatı bir düzeltsek! Her şey hallolur’ diyen naiflik; memlekette ‘maarif davası’ nın hem yetim hem de öksüz kaldığının resmidir.  

Geçen hafta, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri sahiplerini buldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ödül töreninde yaptığı konuşmada; “Sadece iki alanda arzu ettiğimiz seviyeye ulaşamamış olmaktan dolayı fevkalade üzgünüm. Bunlardan biri eğitim diğeri kültür sanattır. Bu iki alanı önceliklerimizin en başına çıkarmak mecburiyetimiz olduğuna inanıyorum.”, dedi. Hatırlanacağı üzere Sayın Cumhurbaşkanı buna benzer ifadeleri daha önce de sık sık dile getirmişti. Ben Cumhurbaşkanının bu üzüntüsünde ‘yalnız bırakıldığını’ düşünüyorum.

Her türlü gelişmişlik düzeyini önceki dönemlerle kıyaslayarak, bugün farklı ve daha ileri bir seviyenin yakalandığını belirtip sıra eğitim-öğretim meselesine gelince 150 yıllık ezbere bu ülkeyi mahkûm etmenin izahı yok.

Bir şeyler yapmaları için gözlerinin içine bakılan kişi ve kurumların durumun vahametini kavramadıkları da ortada. Eğer her şeyin güllük gülistanlık olduğunu iddia ediyorlarsa o zaman Cumhurbaşkanı da dâhil neden herkes müşteki. Yok, mevcudun yetersizliğini bilip nasıl bir kriz ile karşı karşıya olunduğu fark edildiyse niye bu farkındalığın işareti olacak iş, işlem ve politikalar ile karşılaşmıyoruz? 

Türkiye’nin tek bir İstiklal Savaşı yok. Birden fazla cephede yürütmekle mükellef olunan bir mücadele ile karşı karşıyayız. Hatırlatmak isterim, bu ülkede I. Maarif Kongresi 15-21 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanmıştı. O sıralar, İstiklal Savaşı’nın en kritik günleriydi ve askerlerimiz Sakarya’nın doğusuna çekilmişlerdi. O şartlarda bu ülkede bir Maarif Kongresi toplanabilmişti. Dolayısıyla Efendimizin, “Kıyametin koptuğunu görseniz de elinizdeki fidanı dikin.”, hitabını da unutmadan şartlar ne olursa olsun çabamızı, arayışımızı sürdürmeliyiz.

Önemli olan neyi aradığımızı bilmek!

Biliyor muyuz gerçekten?

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.