Özgür Eğitim-Sen

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer yerel seçimleri Karar Gazetesine değerlendirdi

06.04.2019
A+
A-
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer yerel seçimleri Karar Gazetesine değerlendirdi

Seçim sonuçları ne söylüyor veya ‘Şimdi ne yapıyoruz Vladimir?’

Estragon: Mutluyum.
Vladimir: Ben de.
Estragon: Ben de.
Vladimir: Mutluyuz.
Estragon: Mutluyuz. Eee, şimdi ne yapıyoruz mademki mutluyuz?
Vladimir: Godot’yu bekliyoruz….

Geride bıraktığımız yerel seçimlerin sonuçlarına ilişkin partilerimizden gelen ‘sonuçlardan memnunuz’ açıklamaları Samuel Beckett’in ‘Godot’yu Beklerken’ kitabından alıntıladığım yukarıdaki diyaloğu hatırlattı. Seçimleri geride bıraktığımıza ve herkes de sonuçlardan memnun olduğuna göre normalde ‘her şeyi olduğu gibi sürdürmeye devam edelim’ şeklinde düşünülebilir. Ancak Estragon ve Vladimir’in ‘mutluyuz’ şeklindeki diyalogları nasıl içine battıkları monotonluğun, anlamsızlığın ve eylemsel felçliliğin maskesi ise ‘sonuçlardan memnunuz’ açıklamaları da bazı göstergelerle belirgin şekilde görülen başarısızlığın, memnuniyetsizliğin politik dile tercümesi olarak önümüzdedir.

İktidar partisi genel oy oranını korumuş olmakla birlikte önemli belediyeleri kaybetmiş, muhalefet ise kimi önemli belediyeleri kazanmış ancak genel oy oranında kritik eşiği aşamamıştır. Dolayısıyla mevcudun muhalefete göz kırpar vaziyette tasdik edildiği bu kritik düzlemde partilerin ve kamuoyunun yaptığı gibi ‘kim nereyi nasıl kazandı ve nereyi niçin kaybetti’ çünkü ‘oylar çalındı, dış güçlerin tezgâhı var, bazı kibirliler yüzünden oylar kaybedildi, Erdoğan’ın çevresi kötü vs.’ gibi meseleyi basitleştiren, gizemlileştiren ölçekten çıkarıp biraz daha sofistike ele almamızı gerektiriyor.

Örneğin ‘iktidar bloğunun oyu niçin düşmesin’ veya ‘muhalefet bloğunun oyu niye yükselsin’ gibi esaslı sorularla yüzleşilmesi gerekiyor. İktidar ne tür işler yapıyor, ne tür söylem ve vaatlerde bulunuyor ki mevcudu muhafaza etsin, mevcut oyunu korusun hatta onu yükseltsin? Veya muhalefet bu topluma, bu toplumun yarınlarına ilişkin ne söylüyor, ne yapıyor ki kendisine oy vermemiş insanlar ona destek versin? Genel oy oranları Ankara ve İstanbul gibi özel bazı yerleri saymazsak stabil bir durumu gösteriyor. Yani insanlar partilerine ilişkin memnuniyetsizlikleri olduğu halde pozisyonlarını koruyorlar. O halde önümüzde; anlamlı bir seçmen kitlesi için en azından, partilerinden memnuniyeti düşük olduğu halde başka yerde bir umut görmemekten, başka yerde bir alternatif görmemekten kaynaklanan çaresizlik, mahkûmiyet durumu var denilebilir. Açıkçası Türkiye için, Türkiye’nin yarınları için kimin kaç tane belediyeyi kazandığından daha önemli olan husus bu çaresizlik ve mahkûmiyet halidir. 
Yani bir an Türkiye’deki bütün belediyelerin iktidar bloğu tarafından kazanıldığını veya tersi şekilde muhalefet bloğu tarafından kazanıldığını varsayalım. Oluşacak politik çalkantıları bir kenara bırakırsak bu durumun devlet-toplum ilişkimizde, ekonomi yönetimimizde, küresel konumlanışımızda, mevcut ilişki biçimimizde, zihniyet tarzımızda kısacası temel paradigmatik vaziyetimizde ne tür farklılıklar oluşturacağını düşünüyoruz? Türkiye’nin seçimlerden, seçimleri kimin kazandığından (zira kimin seçimi kazandığı tam da bu paradigmatik vaziyette dönüşüme yol açacak söylem ve eylemleri gerektiriyor) daha önemli olan mevzusu budur. Bu seçimler de açıkçası tarihsel olarak tahkim edilmiş siyaset tahterevallisindeki düzeneğin işlerliğini teyit etmiştir. Bu tahterevalli düzeneği kendisini platform olarak kabul ettirdiğinde hangi ucun yükseldiği veya hangi ucun geri çekildiği bir noktadan sonra anlamsızlaşıyor. AK Parti kendi tarihsel serencamı içerisinde bu tahterevallinin bir ucunda yükseldiği için değil bu platforma ilişkin yapıbozucu tavrı dolayısıyla hayati bir rol oynamıştır. Türkiye’yi istikbale taşıyabilecek, Türkiye’nin istikbalini taşıyabilecek yeni bir platform inşası yerine hep kendisinin yükseldiği eski tahterevallinin işlerliğine kanmak Türkiye siyasetinin statükocu doğasına yenik düşmektir.

Dolayısıyla seçimlerin sıcak gündeminde geçmişi ve geleceğiyle ülkemizi tüketmek yerine geçmiş ve gelecek perspektifi içinden seçimlere bakabilmeliyiz. Türkiye gelinen noktada ulusal, bölgesel ve küresel ölçekteki problemlerin de etkisiyle siyasal bir tıkanmışlık içerisinde. Aynı tıkanıklık tarihsel-toplumsal korkularını, kaygılarını, karşıtlıklarını sağaltmada mesafe alamayan toplumun kendisi için de geçerli. Yaptığımız seçimler, seçimlerin sonuçları ve değerlendiriliş biçimleri bu yönüyle de yeterli veriyi önümüze koymaktadır. Bu gerçeklik üzerinden yerel seçimleri de vesile kılarak birkaç hususun altını çizmekte fayda var. Öncelikle, Türkiye’de toplumun önemli bir kesimini ‘yasa dışı’ olarak konumlandıran siyasal dilin ağır bedellerle de olsa aşındırıldığını görmemiz gerekiyor. Yani varlıkları görünmez kılınan veya sert bir operasyona tabi tutulan kesimler tahripkâr siyaseti işlevsiz kıldılar, geri püskürttüler. Ancak ağır ve kalıcı darbeler de aldılar. Bu süreç toplumun önemli bir kesimi için siyaseti sosyolojik mevcudiyetin payandası kılma veya bizatihi sosyolojik müktesebatın savunu söylemi olarak siyaseti konumlandırma gibi kısırlığa neden oldu. Oysa Prof. Aksu Bora’nın belirttiği üzere politik özne sosyolojik özneden farklı bir şekilde kurulmak zorundadır. Hegel’den beri bildiğimiz ‘kendinde’ ve ‘kendi için’ kavramlaştırmalarını dikkatleri çeken Bora: (Kendinde) bir şey zaten neyse odur, onun hesabı verilmez. ‘Kendi için’ ise politik olandır. Onun hedefleri hesabını vermek gerekir. … Politik özne, sosyolojik özneyi temsil etmez. Politik özne, politik hedefleri ve değerleri temsil eder.’ Sıradışı koşulların baskısı altında varoluş mücadelesi veren toplumsal kesimlerin politik özneyi sosyolojik özneye, siyaseti de sosyolojinin (bir anlamıyla amansız bir saldırı altında olan mevcudun) muhafazasına indirgemesi şaşılacak bir şey değil. Aynı zamanda bu tarz bir politik özne inşası, neden toplumsal uzlaşıya gidemediğimizi, devraldığımız cemaat yapısını sürdürdüğümüzü de açıklıyor.
Ancak onca tecrübenin ardından olağandışı koşulların cenderesinde şekillenmiş bir pratiği sürdürerek varoluş mücadelesini veremeyiz. Geldiğimiz noktada başkanlık sisteminin de zorladığı ittifak arayışına sosyolojik öznelerin kısırlığı ve kısıtlığı ile malul politik özneleri yerine günümüz gerçekliğinin ve yarının olumsallığının farkında yeni bir siyasete, siyasal söyleme ve politik öznelere ihtiyacımız var. Türkiye tarihin belirli dönemlerinde şekillenmiş, açığa çıkmış dört başı mamur (!) birtakım ‘öz(ne)leri’ ne pahasına olursa geleceğe taşımak şeklinde bir misyona kendisini mahkûm edemez. Türkiye tarihten devraldığı bir ‘anlam akıntısını’ günümüzün ve geleceğin gereksinimleri doğrultusunda, temel ilke ve değerleri muhafaza kaygısını taşıyarak yeni şartlara uyarlama çabasında olmalıdır.

Bunun ‘yaralı bir bilincin’ korkuları, kaygıları üzerinden gerçekleşmeyeceği, sosyal kimliğin radikalleşmesine taşıyıcılık yapan ve biteviye ötekinin varlığını sorun gören bir siyasetle olmayacağı önümüzdedir. Dolayısıyla bu genetik üzerinden ve bu seçimleri de dikkate alarak Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Ali Aydın’ın belirttiği üzere; devlet-toplum ilişkisinin değişen aktörlere rağmen değişmeyen doğasını, Türkiye’ye dair iddiası olanların kendi iddiaları üzerinden vurdurtan yapıyı, coşkun bir nehir gibi çağlarken şimdi bir iki sembol ile var kalmaya çalışan söylemin çoraklaşmasını, temel hak ve hürriyetlerin yara bere içinde kalmadan ayakta ve hayatta kaldığı herkes için adil ve özgür bir ülke idealini, keyfiliğe ve hukuksuzluğa asla imkân ve fırsat tanınmamasını, son 200 yılımızın sancısı olan eğitim sistemini, üretimi, ekonomiyi, adil bölüşümü, yasayla kayıt altına alınmış bir personel rejimini, niteliksiz yayınlar ve keskin nişancı yazarlardan geçilmeyen matbuat ve youtuber seviyesinde bir TV yayıncılığı ile medyayı, kültürü, sanatı, nasıl bir geleceğe hazırladığımızın idrakinden yoksun olduğumuz yeni nesilleri, tarihi ve kültürel dokularını soldurduğumuz şehirlerimizi kısacası hayatı bir bütün halinde kavrayacak, nitelikli ve derinlikli şekilde kavrayacak sosyolojik ve siyasal bir atılıma muhtacız. Varlığımızın niteliği bu atılımın niteliğiyle doğru orantılı olacaktır. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.