Özgür Eğitim-Sen

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Değer Eğitim Yılını Değerlendirdi

11.07.2020
A+
A-
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Değer Eğitim Yılını Değerlendirdi

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer “Eğitim-öğretime ilişkin ana beklenti korona öncesi işleyişe firesiz kavuşmanın nasıl gerçekleşeceği. Oysa salgın öncesi koşullara erişmeye odaklı yaklaşımın yaslandığı ön kabullere çekince koymak durumundayız” diyor.

Dünyanın nasıl olması gerektiğini öğrenmek iddiası üzerine bir söz daha söyleyelim: Felsefe bu konuda daima geç kalır. Dünyanın düşüncesi olarak felsefe, ancak realite oluşum sürecini işleyip bitirmiş olduğu zaman ortaya çıkar. Kavramın öğrettiğini tarih aynı zorunlulukla gösterir. Ancak varlıkların olgunluk çağındadır ki, ideal reelin karşısında boy gösterir ve aynı dünyayı, cevheri içinde kavradıktan sonra, onu bir fikirler âlemi şeklinde yeniden inşa eder. Felsefenin soluk rengi solgun zemine vurduğu zaman, hayatın tezahürü ihtiyarlık günlerini tamamlıyor demektir. Felsefenin soluk rengiyle o gençleştirilemez, sadece bilenebilir. Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.”

Hegel’in ‘Hukuk Felsefesinin Prensipleri’ kitabının önsözünden yaptığım bu alıntıda geçer Minerva’nın baykuşu metaforu. Kabaca, tüm karmaşası ve çelişkileriyle yaşam akıp gitmekte, sayısız olay birbirini takip etmekte ardından tüm bunlara dair düşünceler, fikirler ortaya çıkmakta. O yüzden Hegel varlıkların olgunluk çağında ancak reelin karşısında idealin boy gösterebildiğini belirtmekte. O yüzden felsefenin soluk rengi solgun zemine vurduğu zaman hayatın tezahürü ihtiyarlık günlerini tamamlıyor demekte. Bir tür insanlığın bilgisinin taşıyıcısı olan Minerva’nın baykuşuna ilişkin bu anlatıyı biten eğitim-öğretim sezonumuzu değerlendirmek için dile getirdim. 2019-2020 öğretim yılı yüksek öğretimle birlikte yirmi milyonu aşkın öğrenci ve bir milyonu aşan eğitimci için Haziran ayının bitimiyle sona erdi. Minerva’nın baykuşu tüm bu yaşanmışlıktan ne tür bir deneyimle, ne tür bir bilgiyle kanatlarını çırpacak ona bakmamızda fayda var. Fayda var zira bu bakış yaklaşık iki ay sonra yeniden başlayacak uzun ve yorucu bir maratonun kaderini doğrudan etkiliyor.

* * *

Mart ayının ortasından itibaren okulların fiziksel anlamda kapatılması ve popüler ifadesiyle uzaktan eğitime geçilmesi hiç şüphesiz bu yılın önemli ve sıra dışı hadisesiydi. Hayatımızın diğer alanlarında olduğu gibi eğitim alanı da korona virüsün gölgesinde ‘yeni normal’ini bulmaya çalıştı. Bu anlamda eğitim-öğretime ilişkin şu an itibariyle ana beklenti ve tartışma; korona öncesi dönemin işleyişine herhangi bir fire vermeden kavuşmanın en kısa sürede nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğidir. Oysa bu tartışmanın ve beklentinin yani korona öncesi eğitim-öğretim koşullarına erişmeye odaklı yaklaşımın yaslandığı ön kabullere çekince koymak, bugün bir arzu nesnesi kıldığımız korona öncesi düzeneğin ideolojik-politik dayanakları, yasal düzenlenişi, sosyal-ekonomik altyapısı ve formel düzenlenişi vs. ile zaten problemli ve tartışmalı olduğunu görmek durumundayız. 

* * *

Küresel ölçekte yaşadığımız salgının oluşturduğu olağanüstü koşullarda yitirilen ‘normal’in ‘kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur’ şeklinde bir tür ‘ideal’ olarak kodlanarak aklanmasına çekince koyarak birkaç hususa değinmek istiyorum. Eğitim-öğretim sistemimizin en büyük sorunu bağlamını dolayısıyla anlamını yitirmiş olan zorunluluğu ve kitleselliğidir. Sanayi döneminin katı koşullarında ve toplumsal mühendisliğe meftun ulus devletin pozitivizmle zehirlendiği dönemde hayata geçirilen uygulamanın (ki o dönemde de varlığı ve uygulamasıyla tartışmalıdır) vaatleri ve gerçekleştirdikleri ile ne tür bir öğütüm makinesi olduğunu biliyoruz. Günümüz koşullarında toplumun siyasal merkezin talep ve beklentileri doğrultusunda şekillendirmenin ahlaken gayrı meşru ve pratik-pragmatik anlamda ise mümkün olmadığı (tarihsel tecrübeyle sabittir) ortadayken tarihsel-toplumsal zeminini yitirmiş bir düzeneği sürdürmenin değişime-dönüşüme direnç olduğu ortadadır. Nitekim bu düzeneğin bu kadar başarısız olması, öğrenci-öğretmen-veli yanında bizatihi devlet için giderilemeyen bir memnuniyetsizlik ve işlevsiz direnç odağı olması, Gökalp’in ifadesiyle sosyal fosile dönüşerek varlığını sürdürüyor olmasından veya Shakespeare’in ifadesiyle yerinden edilmiş, çıldırmış ve hayalete dönüşerek hayata musallat olmasından kaynaklanıyor. Bu açıdan küresel bir fetiş olan eğitim-öğretimin halelendiği albenili söylemden sıyrılması ve günümüzün ‘akışkan’ dünyasıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan uzun, zorunlu ve kitlesel niteliği yapıbozuma uğratılmalıdır. Eğitim-öğretim faslında ana mesele buradadır ve diğer teknik tali meseleler ancak işin bu kısmı sağlıklı bir şekilde tartışılıp bir noktaya evrilirse anlamlı bir zemine kavuşabilirler. Aksi taktirde zorunlu, standart bir kitlesel eğitimi sürdürüp aynı zamanda her öğrencinin biricikliğinden bahsedilirse neyi nerede konuştuğundan bihaber olmak anlamına gelir. Hiçbir öğrenci zorunlu kitlesel ve standart eğitimde özel olmaz, olamaz. Bu sistemin endemik yapısı buna müsaade etmez. Bu sistemin içinde bu tarz bir söylemin varlığı en basit ve en hafif ifadeyle tutarsızlığa, ne dediğini bilmemeye işaret eder.

* * *

Bu yapısal ve paradigmatik problemin bürokratik müdahalelerle çözülemeyeceğini, birilerinin halledip dört başı mamur şekilde hayata geçirdiği bizim ise uygulama iradesi gösterip hayata geçirmediğimiz bir hazır formül şeklinde meseleyi kavrayan, tartışan naifliğe kendimizi kaptırmaktan uzak durmalıyız. İşin gerçeği zorunlu, kitlesel eğitim-öğretim sistemleri; paradigması, pedagojisi, uygulaması ile dünyanın her yerinde problemlidir, tartışmalıdır. Ayrıca sorun olarak görülmesi, tartışılması da iyidir, olması gerekendir. Bu açıdan akademik başarısızlık lokasyonunda sıkıştırılan bir eğitim-öğretim tartışmasının alana karartma uygulayan, mevcut düzeni ve işleyişi yapısı, sistematiği ile onayan yüzeysellikle malul olduğunu görelim. Türkiye’de esaslı bir bir eğitim-öğretim tartışması açığı var. Esaslı bir özgürlük, adalet, ahlak ve dünyanın vicdanı olmaya, yeryüzündeki mazlumların-mağdurların umudu olmaya namzet bir gelecek tasavvuru ve tartışmasının olmayışı gibi. Dolayısıyla günümüzün olaylarını, gerçekliğini, yönelimini bilen ve Hegel’in ifadesiyle reeli, kim olduğunu, ne olduğunu, ne olmak istediğini, nerede olduğunu, kimlerle olduğunu ve şüphesiz nerede olmak istediğini bilen ve bunları bir ideal üzerinden okuyan/okuyabilen aktörlere, özgür, özerk ve özgün aktörlere ihtiyaç var. 

Bir hususa daha dikkatleri çekerek işin teknik tali mevzulara değinelim. Türkiye’de eğitim alanı tarihsel olarak devam edegeldiği üzere küresel trende bir eklemlenme, onu yakalama, ona uyum gösterme üzerinden şekilleniyor. 2023 Eğitim vizyonu Belgesi ‘akıl’ ve ‘kalp’ göndermeleriyle çift kanatlılığa işaret etse de bu ana aksa sadık kalmıştır. Nihayetinde ‘başarılı bir eğitim’ amacımızın gerçekleşip gerçekleşmediğini tespit etmemiz için netleştirmemiz gereken bir kaç husus var. Birincisi MEB’in de sorduğu ‘Gençlerimizi neye hazırlıyoruz?’ sorusudur. İkincisi ‘Gençlerimizi nasıl hazırlıyoruz’ sorusudur. Üçüncüsü ise cevabı hakkıyla verilmiş gibi davranılan oysa sorulması fiilen yasaklanan “Gençlerimizi niye/niçin hazırlıyoruz?” sorusudur. Ayrıca bu esaslı soruların bir tek doğru cevabının olup olmayacağı üzerinde de ayrıca düşünülmelidir.

* * *

Salgın sürecinde yürüttüğümüz ‘uzaktan eğitim’ faaliyetlerinin gösterdiği gibi kavrayışımız, tartışmamız ve uygulamamız sistemi, sistematiği muhafaza ederek yeni araç ve gereçlerin entegrasyonu üzerinden gitti. EBA’yı, TRT üzerinden yapılan yayınları nasıl etkili kullandığımız ve kullanmadığımız noktasına hasredildi tartışma. Oysa bu tür araçların bırakın eğitim-öğretim faaliyetini toplumsal hayatın şeklini, ilişki biçimini, kültürel aktarımı, sosyalleşme biçimimiz üzerinde ne tür değişimler, baskılar yaptığını hesap eden çok daha geniş ölçekli bir meydan okumayla karşı karşıyayız. Belirlenen müfredatın sınıfta yüz yüze mi yoksa yeni teknolojik araçlar üzerinden mi aktarılacağı gibi sorunu basit bir araç tercihine indirgeyen yaklaşım yaşadığımız pek çok kriz gibi eğitim krizinden de bihaberdir. Öğretmen yetiştirme ve istihdam politikamız, öğretmenlerin 1980’lerde yapılan bir Şura’da alınan kararda belirtildiği üzere başta kendi kurumu olmak üzere tüm alanlarda itibarının sağlanması, mali ve özlük haklarının iyileştirildiği, çalışma koşullarının ve hiyerarşik ilişkilerinin iyileştirilmesi, kademeler arası geçiş sistemlerinin öngörülebilir şekilde istikrar kazanması önemlidir. Anayasa’da değinilen eğitim hakkının mutlak surette ‘öğrenim hakkını’ içerecek şekilde anlamlı bir noktaya gelmesi önem arz etmektedir. Yazının sınırlılıkları içerisinde kısaca değindiğim ve değinemediğim diğer pek çok hususta anlamlı bir mesafe almamızı ancak eğitim-öğretim sezonunun bittiği bu süreçte kanat çırpacak olan Minerva’nın baykuşunun  yaşanmışlıktan hangi bilgiyi yarına taşıyacağı belirleyecektir. Şu ana kadar olduğu gibi reelin kendisini ideal olarak kodlayan ve gelecekte de bunun var olmasına kendisini adayan pratiğin bir kapan olduğunu ve esas itibariyle Minerva’nın baykuşunun bırakın uçuşuna varlığının bile muhal olduğuna işaret ettiği görülmelidir. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.