Söz konusu vatansa şeytana dikkat etmek lazım!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
18.07.2017
A+
A-

Son dönemlerin klişe sözlerinden birisidir: ‘Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’. Olağanüstü koşulları, sıra dışı dönemi belirtir. Meşruluğun sınırlarını alabildiğine genişletilmesini hatta gayrı meşrunun askıya alınmasını ima eder. Rutinin kaybolmasını, düzenin çözülüşünü belki de gerçek anlamıyla düzensizlik halini vurgular. Nietzsche’nin ifadesiyle “iyinin ve kötünün ötesinde” bir bağlamı varsayar. Çünkü vatan, tam da bu söylemde olağana, düzene, rutine, netleşmiş iyi ve kötüye tekabül eder. Asgari bir güvenlik mekânına göndermede bulunur. Bunlar, yok oluş tehdidi ile karşı karşıya kaldığında rutinin söylemi ve eylemi ile hayat sürdürmesinin anlamı kalmamıştır ve hepsi önemsiz birer ayrıntıdır artık. Dolayısıyla yeni koşullar dizginsiz bir eylemliliğin hem önünü açmakta hem de bu eylemliliği tahrik etmektedir.

Bir de malumunuz, daha çok düzenin yerleşik hale geldiği dönemlerin popüler uyarı ifadesi var: “Şeytan ayrıntıda gizlidir.” Makro çözümlemeler, meta teorilerden ziyade gündelik hayatın ritmine dikkatleri çeker, oraya yoğunlaşmaya davet eder. Daha doğru bir ifadeyle makro çözümlemenin, meta teorinin hayatla temas ettiği, sınandığı zemine işaret eder. Önemsenmesi, titizlenilmesi ve diri bir farkındalığın yoğunlaştırılacağı ölçeği vurgular. 

Derdim güzel sözler, aforizmalar sıralamak değil aslında. Konjonktüre göre öne alınan bu mottoları birlikte ele alarak gerçekliğimize, nahoş ve yakıcı durumumuza parmak basma ihtiyacını hissediyorum. Çünkü oluşan kutuplaşma ve gerilim inanılmaz bir aşınmaya neden oluyor. Gündelik yaşamın rutinini imha ediyor, gündelik akışın küçük dünyasında hayat bulan ilke ve değerleri yozlaştırıyor, göz ardı ediyor. Olağan dışılığın yarattığı dehşet arenasında duyarlılıklar köreliyor, yitiriliyor. Oluşan hengâmede kendimizi kaybediyor, kantarın topuzunu kaçırıyoruz. Öncelik skalası alt-üst oluyor.

Çalkantılar, gerilimler, gerginlikler, kutuplaşmalar ve hesaplaşmalar öyle bir eşiğe varıyor ki her şeyin şirazesi kayıyor, dengesi kayboluyor. Darboğazı aşma, yakalanılan türbülanstan çıkma çabası, arzusu şiddetini arttırdıkça “teferruata” dönüştürme ameliyesinin zemini döşeniyor, ele gelen her şey araçsallaşıyor.

Bunu irdelemek, konuşmak, tartışmak lazım. Maliyetini, getirdiklerini, götürdüklerini hesaplamak lazım. Bir tarafta “Esas”ın saldırıya, katliama uğradığı bir düzlemde “usul”ün askıya alınışı, paranteze kapatılması durumu var. Hele hele inşa edilmiş usul, düzen, düzenek “esas”ın canına kasteden bir hüviyette ise. Ve “esas”a yapılan saldırının ancak cari “usul”ün askıya alınması üzerinden püskürtülmesi mümkün olduğu acı bir gerçek ise. Diğer taraftan “usul” olmadan “esas”ın korunamayacağı hakikati var. Çünkü “esas”ı koruma refleksi anlamlı bir “usul”e yaslanmadığında “gayeye giden her yol mübahtır”a kaymaması işten bile değil.

17-25 Aralık’tan bugüne, bu cenahta yaşananlara bakıldığında tablonun vahameti kendisini gösteriyor. Cemaat cephesi için ne söylenecek ne de savunulacak bir şey kalmıştır. Eski Türkiye’nin “usul”üne sarılarak intihara kalkıştıkları gibi “esas”a da en büyük ihaneti yaptılar. Hükümet ise bu korsan saldırılara karşı köhnemiş “usul”ü iyice askıya almış vaziyette ancak bu askıya alış ayrıntılarda “şeytan”ın top koşturmasına kapı aralıyor. Kayırmalar, istismarlar, suistimaller hayat buluyor ve Hükümet’in meşruiyet alanında gedikler oluşturuyor. Oysa hem kendisini hem de başkasını koruyacak, kollayacak olan şey, siyasal sistemin sosyolojiye uygun bir “usul” etrafında bir an önce yeniden organize edilmesidir. Bu organizasyon yapılmadığında, yapılamadığında ya da geciktiğinde Hükümet’in meşruiyet alanındaki gedikleri büyütüyor, toplumun duyarlılığını, motivasyonunu ve güvenini zedeliyor. Vatan bahsinin uzaması, gerçekliğe tekabül etse bile,  dehşet çemberinin, cinnet halinin egemenliğine, arızi bir durumun gittikçe kalıcılaşmasına işaret ediyor. Arızi olanın kalıcılaşması toplumun gittikçe anormalleşmesine, olağandışı tercihlerde bulunmasına neden oluyor.

O yüzden bugün önemsediğimiz ve yana yakıla talep ettiğimiz sosyolojik gerçeklik ile mütekabiliyeti olan bir siyasal yapılanmanın meşru, makul ve muteber bir “usul” üzerinden hayata geçirilmesidir.  Bir “usul” oydaşması, “usul” ittifakı mücadelesidir. Her kesimin “esas”ını taşıyabilecek esneklikte bir “usul” arzusu ve arayışıdır. Tarihsel gerçekliğimize ve yaşadığımız zamanın ruhuyla mütenasip Yeni bir Türkiye formülasyonudur. Aksi düşünülemez zaten. Bütün bir toplumun “esas”ta ittifak etmesi düşünülemez, beklenilemez. O zaman çoğulculuk olmaz, farklılık olmaz. Tek kalıba dökülme, kaynaşmış, çelikten bir kütle arayışı olur ki bu zaten sıkıntısını çektiğimiz ve geride bırakmaya çalıştığımız yakıcı bir tecrübeye ve hafızaya işaret ediyor.

Öncelikli olarak gerçekleştirilebilir, toplumun yakıcı hafızasını ve tecrübesini sağaltacak, bugünün gerçekliğine ve geleceğin yönelimine yol verebilecek esnek bir “usul” üzerindeki konsensüstür çabamız. Hiç şüphesiz her konsensüs, her uzlaşı muhtemel ayrılıkların, çatışmaların tohumlarını bünyesinde taşımaya mahkumdur. Hayatın ölüme yazgılı olması gibi her uzlaşma muhtemel ayrılıkların, gerilimlerin kristallerini bağrında taşıması mukadderdir. Bundan kaçılamaz, kaçamayız. Toplumun doğası gereği içerisinde barındırdığı gerilimi taşıyabilecek, yayacak,  süspanse edecek bir “usul”ü hayata geçirmek, geçirebilmek.

Teferruat jargonu gözümüzü makroya yöneltirken ayrıntılarda sapmaya, savrulmaya, özensizliğe hem kapı aralar hem de olası korsan girişimleri kışkırtır ve kabaran iştihaları azgınlaştırır. Çünkü vatan mevzubahis olduğunda, esasında olan düzenin yeniden inşa edilmesidir. Ve yeni bir düzen, yeni bir bölüşüm, paylaşım çağrısıdır ve ayrıntılarda ilkesizliği kollayan kaba bir pragmatizmin iklimini oluşturur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.