“Testler-Yazılılar” neyi söyler?

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
17.10.2017
A+
A-

Gündemin yoğun ve ilgi çekici olduğunun farkındayım. Ancak iş kaçkınlığı yapan bu ayartıcı atmosfere direnip TEOG sonuçlarının güncelliğine de yaslanarak “yazılıları-testleri”  tartışalım istiyorum. Şimdi, varlığı gayet makul, mantıklı hatta gerekli görülen bu yazılılar-testler “sınıf geçme” ve “kademeler arası geçişte” temel ölçüt olarak kullanıldıkları gibi ailelerin ve büyük bir sektöre dönüşen test-yazılı merkezli pazarın işin içine girdiği geniş bir alanı kapsıyorlar. Kültür hayatımızın oksijen depoları olan kitapçılar-sahaflar, test-yazılı odaklı pazarın istilasında test temin merkezine dönüşmüş halleri ile mevzunun genişliğini ve ağırlığını yeteri kadar gösteriyor.

Keyfi bir düzenleme olmadığına göre neden test-yazılı yapıyoruz? Esas sorumuz bu ve temelde iki gerekçesi var: Birincisi milimetrik hesaplamalarla hazırlanmış müfredatın ne oranda aktarıldığını veya öğrenci tarafından ne kadarının alındığını tespit etmek. İkincisi sınıflar ve kademeler arası geçişte nesnel bir kriter olarak kullanmak. Yani test-yazılı performansı üzerinden öğrencinin hangi liseye-üniversiteye ve daha da önemlisi meslek ve kariyere sahip olacağına karar vermek. Kayırmacılığın, grup-cemaat-klik dayanışmacılığının önüne geçilmesi ve formel bir eşitliğin gözetilmesi açısından şüphesiz bu kriter önemlidir ve kamu yönetiminde ilkesel bir eşiği ifade eder. Bu açıdan gerekli ancak kesinlikle yeterli bir ölçüt değildir.

Bunu da iki şekilde açmak mümkün. Birincisi testler-yazılılar esas anlamlarını yukarıda verdiğim birinci gerekçe temelinde bulurlar. Hatta sınıflar-kademeler arası geçiş de anlamını ve meşruiyetini buradan almaktadır. O halde birinci gerekçemize geri dönelim. Test-yazılı evvelemirde “kimin” “neyi” “ne kadar” öğrendiğini tespite yarar. Peki, test-yazılı “kimin”, “neyi”, “ne kadar” öğrendiğini tespit edip karara bağladıktan sonra ne olacak? Yani A 40, M 60, Ş’de 80 aldı. Şimdi Ş’yi iyi, M’yi orta, A’yı kötü okula-üniversiteye-mesleğe gönderme gerekçesi dışında bize ne verecek? Belirli yaş grubunu, gelişim düzeyini hedef alan bir müfredat hazırlıyoruz, bu müfredatı öğretmen, öğretme yöntem ve tekniği, materyali vs. kullanarak aktarıyoruz. Yaptığımız planlama bu yaş grubunun bu müfredatı alabileceği varsayımı üzerine temellendirilmiş. Ancak yazılı-test bize az ile çok arasında saçılmış şekilde bir öğrenmenin gerçekleştiğini gösteriyor. “Her insan biriciktir” anlayışımıza istinaden hangi öğrencinin neden öğrenmediğini, bu ‘öğrenmeme’nin telafi yollarının ne olduğunu bilmediğimiz, bilsek bile hayata geçirme imkânlarından yoksun olduğumuz için tuhaflık baş gösteriyor. Öğrenmenin ne kadar gerçekleştiğini test-yazılı üzerinden tespit ettik ancak tespit ettiğimiz açığı giderecek zaman ve imkândan yoksunuz. Bu yüzden de test-yazılı mekaniğimizin temel dayanağını yitirmiş durumdayız. Geriye yerleştirme ve meslek dağıtmada hakkaniyetli bir aparat işlevi görme kalıyor. Şimdi muhakememize devam edelim zira konu, eğitim sistemimizin karakterine ilişkin ilginç ipuçlarını barındırıyor. Örneğin 4. Sınıf için tespit edilmiş Matematik dersini alalım. Bu dersin içeriğinin 3. Sınıf konularının üstüne oturması ve 5. Sınıf konularına da temel oluşturması varsayılır. Ancak her kademesinde 1 milyonu aşkın öğrencinin olduğu sistemde öğrenciler almaları beklenen konuların büyük bir kısmında açık vererek ilerliyorlar. O halde 5. sınıfta Matematik dersine öğrencilerimizin büyük kısmı sahip oldukları varsayılan temelden yoksun olarak geliyorlar. Dolayısıyla alt basamağını özümsemedikleri bir alanda üst eğitime zorlanıyorlar ki bu daha başlangıçta işin akamete uğramasını kader haline getiriyor. Hatta işi öğrenci ilgisizliğine, derse karşı direnç geliştirmeye, dersin sevilmemesine, Öğretmenin doyum almamasına, özünde gönüllüğü (talebe kelimesine dikkat) barındıran bir uğraşıyı zorakiliğe, dayatmaya hatta Foucault’un ifadesiyle kapatmaya vardırıyor. Yine Öğretmenin sistem içerisindeki özerkliğinin olmaması (hoş özerkliğini isteyen de pek yok) başlı başına sistemi hiyerarşik bir hüviyete sokmakta, bürokrasinin demir kafesinde “mış gibi yapan” bir kandırmacaya çevirmektedir. Dolayısıyla yaş grubu ve gelişim düzeyi şeklinde Psikolojide temellendirilmiş bu yapılanma karşımıza bir taraftan “her insan biriciktir” ile farklılığı diğer taraftan yaş ve gelişimi baz alan tekdüzeliği eş anlı olarak çıkarıyor. Yaş grubu ve gelişim düzeyinde belirli standardın olacağı muhakkak ancak bu standardın hayli genel bir tanımlamayı ima ettiği de aşikâr. Zira işin içine kültürel sermayeden genetik farklılığa, kişilik-karakter farklılığından öğrenme hızına ve şekline uzanan geniş bir alan çıkıyor. Bu spesifik alanda suskunluğu tercih eden eğitim sistemimizin ne tür parametreler üzerinden şekillendiğine ilişkin Eğitim Felsefesindeki-Sosyolojisindeki ince tartışmaları girmiyoruz bile. Başarısızlığın ne tür bir “direniş formu” olarak kullanıldığına ilişkin rafine tartışmaları yürütmüyoruz daha. Yürütsek bile “ekmek davasında pastayı mevzu etmek” şeklinde açığa düşmeye mahkûm oluyoruz. Şimdi bu temelde sorunu açık etmesi açısından daha işlevsel olabilecek noktaya dönelim ve mefhumu muhalifinden hareketle testin-yazılının neyi ölç(e)mediğine bakalım.

Sorumuz şu: Testler-yazılılar neyi ölç(e)mez? En önemlisi testler-yazılılar kişinin öğrenme potansiyeline ilişkin bize bir şey söylemez. Öğrenmenin niteliğine-kalıcılığına ilişkin bir şey söylemez. Zaten uygulama, test-yazılı odaklı öğrenmelerin çoğunlukla kısa bellek odaklı olduğunu gösteriyor. 12 yıl boyunca verdiğimiz eğitimin (dil, matematik vs.) sonuçlarına bakmak kâfidir. Yanlışlar dikkatsizlikten mi yoksa öğrenme eksikliğinden mi kaynaklanıyor? Süre mi yetmedi yoksa öğrenci sıkılıp havlu mu attı? Testler-yazılılar doğaları gereği lokaldir. Yani sorumlu olunan alan ile ilgili belirli yerler sorulur. Dolayısıyla alanla ilgili öğrencinin öğrenme genişliğine ilişkin bize güvenilir veri sunamaz. Sonuç öğrencinin öğrenme ve çalışma odağına denk gelmesi ihtimaline bağlı. Örneğin “sorular çalıştığım yerden çıkmadı” gibi yakınmasında dışa vurulduğu durumlar. Sonra test-yazılı özellikle de test bir noktadan sonra öğrenme ile ilgili tüm bağını-bağlantısı yitirerek teknik bir şifre çözümüne dönüşüyor. Mesele artık öğrenmenin gerçekleşmesi değil teste bağımlı hale getirilmiş engelin aşılmasıdır. Özellikle dil eğitiminde karşımıza çıkan bu durum “dil öğretmiyoruz soru şeklinden hangi cevabın doğru olduğunu öğretiyoruz” da yakıcı şekilde özetleniyor.

Bu açıdan test-yazılı mevcut duruma ilişkin bir betimleme sunabilir, anlık bir fotoğraf verebilir. Ancak bu fotoğrafı sadece sınıf geçme veya lise-üniversite ve meslek seçiminin temel ölçütüne çevirme şeklindeki bir kullanım yüzeysel ve yetersizdir. Testler-yazılılar üzerinden insanların etiketlendiği, elendiği, sosyal-ekonomik yaşamların tahsis edildiği dikkate alındığında bu kantarın bu yükü tartamayacağı aşikârdır. Evet, testler-yazılılar ölçüm yapıyorlar ancak bu ölçümün sıhhatine ilişkin epey kafa yormamız, gerekçelerine sondaj yapmamız, MEB’in tenakuzlu haline itirazlar yükseltmemiz gerekiyor. Her öğrencinin gerçekten de “biricik olduğunu” gösterecek, ilgi, istidat ve kabiliyetinin önünü açacak, onu besleyecek esneklikte yapılanma arayışımız olmalı. Örneğin MEB Liselerde “sınav analizi” yapılmasını istiyor. Ancak bu analizin ne iş gördüğü meçhuldür. Zira sistem, yapılanması ile bunu mümkün kılmaktan, gereklerini karşılayabilme kapasitesinden yoksundur. Böyle olunca da “sınav analizi” öğretmenin sırtına binen bürokratik bir angarya, okul idarelerinin tozlu raflarına sıkıştırılan bir dosya oluveriyor. Peki, niye olmuyor? Çok basit. Sistemin kodlarını deşifre ettiğinizde, yaslandığı parametrelerini, gözden kaçırılmış ön kabullerini eşelediğinizde niye olmadığını, olamayacağını görmemek mümkün değil. Örneğin 8. Sınıfta veya 12. Sınıfta verilen bir dersi düşünün. Sınavı yaptınız birinci sınavda iyiler, ortalar ve kötüler var (ki genelde de böyle oluyor). Ne yapacaksınız? Yetiştirmeniz gereken bir müfredat var. Öğrenme düzeyleri farklı öğrenci kitleniz var. Hangisini baz alacaksınız? İyileri alsanız orta ve kötüler kopacaklar? Kötüleri baz alsanız diğerleri yerinde sayacak. Birlikte almanızın imkânı yok? En iyisi verili gerçeklik olan sınıfı baz almak yerine TTB tarafından belirlenmiş ve Kafdağı’nın ardında olduğu varsayılan ideal öğrenci tipimize göre hazırlanmış müfredatımızla paralel bir evren inşa etmek. Lakin sıkıntı şu Kafdağı’nın ardındaki için hazırlanan müfredat sınıfta A’ya, M’ye ve Ş’ye tatbik ediliyor ki işin sevimsizliği burada çıkıyor. Yani müfredat başka bir âlemde, müfredatça esir alınan Öğretmen başka bir âlemde her biri bir âlem olan öğrenciler bambaşka bir âlemde.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.