THE EMPEROR’S CLUB-İMPARATORLAR KULÜBÜ

Bekir Birbiçer
Özgür Eğitim-Sen MYK Üyesi                                           Tüm Yazıları
15.12.2018
A+
A-

Modern Eğitim sisteminin amaçları nelerdir? Devletler eğitime ideolojik bir anlam yükler mi? Okul modelli sistem içinde öğretmenin misyonu nedir, ne değildir? Öğretmen-öğrenci ilişkisinde öğretmenin sınırları nerede başlar, nerede biter? Okulun insana müdahalesi nereye kadardır? Öğrenci bu süreçte özne midir yoksa bilginin yerleştirildiği nesne midir?

Bütün bu soruların cevabını verecek boyutta kuramsal bir içeriğe sahip olmasa da zihinlerde bu ve benzeri soruların uçuşmasını sağlayacak doneleri bünyesinde barındıran bir film, 2002 yapımı İmparatorlar Kulübü. Ethan Canin’in ‘’The Palace Thief’’ adlı kısa öyküsünden uyarlanan film, esasen ilgi çekici bir hikâye üzerinden iyi düşünülmüş diyalogları ve metnin içine gizlenmiş felsefesiyle modern eğitim sisteminde devletlerin odaklandığı yaklaşıma güzellemeler yapıyor. Bu yönüyle masum addedemeyeceğimiz filmi, bütünlüğü içinde değerlendirirken eleştirilerimizi belirtmeye çalışalım.

’Bir adamın karakteri onun kaderidir. Bir tarih öğrencisi olarak bunu çürütmenin zor olduğunu düşünüyorum. Çoğumuz için hikâyelerimiz ölmeden önce yazılabilir. Tarihin büyük adamları arasında bazı istisnalar vardır. Ama bunlar çok nadir ve ben onlardan biri değilim. Ben bir öğretmenim bu kadar basit. 34 senedir öğretiyorum. Bir gün öğretmeyi bıraktım. Bunlar hayatımın tarihi gerçekleriydi. Son bölüm yazılmıştı. Kitap kapandı.’’

Filmin girişinde bu sözleriyle tanıştığımız, bu sekansdan sonra 25 yıl öncesine dönecek ve o an bulunduğu malikânedeki topluluğun öğrencilik döneminde yaşananları anlatmaya başlayacak olan Mr. William Hundert, tarihî St. Benedict’s Academi adlı, öğrencisinden öğretmenine herkesin birbirine ‘bay’ diye hitap ettiği, standart tek tip kıyafeti ve milimetrik kurallarıyla son derece disiplinli, sadece erkek öğrencilere eğitim veren yatılı kolejde tarih profesörüdür. Görev yaptığı okulun karakterini tüm benliğiyle içselleştirmiş, aşırı titizliği, sıkı kuralları, ezberci eğitim anlayışıyla okulun en iyi öğretmeni olarak kabul edilen Mr. Hundert, öğrencilerine coşkuyla Roma İmparatorlarının adlarını kronolojik sırayla ezberleten, Yunan ve Roma kültürüne âşık boyutta tutkuyla bağlı, olay örgüsü merkezli hikâyeci tarih anlayışına sahip bir öğretmendir. Sınıfta öğrencilerine Romalı yerlilerin giydiği toga adlı giysiyi giydirerek ders işlerken her öğrencinin okuması zorunlu olan kitapları belirli bir sistematiğe göre listelemiştir. Shutruk Nahhunte adlı M.Ö. 1100’lerde yaşamış bir Elam kralının başarılarını anlatan bir tableti sınıfının kapısının üstüne asmıştır. Başarılarına rağmen hiçbir tarih kitabında Nahhunte’nin adının yazmadığını, yazılı olmayan hırslar ve fetihlerin değersiz olduğunu belirttikten sonra ‘sizin değeriniz ne olacak’ sorusunu yönelttiği öğrencilerine ilk derste tarih bilinci oluştururken sonraki cümleleriyle sınıfın her tarafına resimlerini, büstlerini, portrelerini yerleştirdiği filozof ve eski devlet adamlarını örnek vererek medeniyet bilinci aşılar.
‘’Shutruk Nahhunte etrafınızda gördüğünüz Aristoteles, Platon, Çiçero, Sokrates gibi büyük adamların aksine tamamen unutulmuş durumda. Bunlar tarihin devleri, büyük karakterler. Bu adamların başarıları, onların döneminden bizim dönemimize kadar süregelmiş adamlar. Onların hikâyesi bizim hikâyemiz. Batı uygarlığına hoş geldiniz! Yunanlılar ve Romalılar!’’

Filmde güzellemesi yapılan ana unsurlardan biri öğretmenin tarih tutkusu üzerinden Batı medeniyetinin temellerini oluşturan greko-romen kültürü. Kendi izleyicisinin milliyetçilik duygularını canlandırmak ve medeniyet perspektifi kazanmasını sağlamak, öteki izleyiciye de Batı medeniyetinin ne kadar yüce değerler ve köklü temeller üzerinde yükseldiği imajını vererek üstünlüğünü kabullendirmek gibi amaçlar güdüldüğü gözlenen yaklaşım kimi sahnelerde abartılı boyuta ulaşabiliyor. Bu anlamda film meseleyi oldukça bilinçli bir yerden başlatıyor. Bilindiği gibi Batı medeniyeti Batılı düşünürler tarafından üçlü sacayak üzerine kurgulanır; Yunan düşüncesi, Roma kültürü ve Hristiyan teolojisi ve ahlakı. Onlara göre Yunan bilim ve felsefenin temellerini atarken; Roma hukuk ve sosyal hayatını inşa etmiş; Hristiyanlık da ruh ve vicdanını yeniden inşa ederek kimliğini evrenselleştirmiştir. Avrupa merkezli bir tarih anlayışına sahip olan Batılı devletler eğitim sistemlerinde olduğu gibi sinema vb popüler kültür araçlarını da ana taşıyıcı olarak kullanarak medeniyet aidiyetlerini ve ‘ben’ tasavvurları üzerinden toplumlarının ‘öteki’ algısını şekillendirirler. Greko-Romen kültürü ve Yahudi-Hıristiyan geleneği idealize edilerek bir nevi dayatılırken her biri birer tanrı gibi sunulan, isimleri sık sık zikredilen Yunan ve Romalı düşünür ve filozofların mahrem kalması için özel çaba sarf edilen görüşlerinden hiç bahsedilmez. Mesela Platon gibi hiyerarşik toplum modelini savunan Aristo’ya göre Asyalı toplumlar köle olmak için doğmuştur. Aristo, bazı kimselerin doğal köle olarak doğduklarını ve kimilerinin özgür olması için ötekilerinin köle olması gerektiğini düşünür. Kölelerin kullanılması evcil hayvanlardan farklı değildir. Örnekleri Aydınlanma dönemi düşünürlerini de kapsayacak şekilde genişletilebilecek bu zihinsel yapının gizlenerek sadece romantik bir şanlı tarih formatında sunulması kadim ikiyüzlülüğe örnek olarak verilebileceği gibi asıl ironik hatta trajik olanın ise Avrupa merkezli tarih yaklaşımının bizim tarih kitaplarımızda da aynıyla yer alması.

İşte burada girişte sorduğumuz, ‘eğitim devletler için ne ifade eder?’ sorusu devreye giriyor. Devletler denetimi altına aldıkları, içeriğini politik iktidarın buyruklarına uyacak şekilde biçimlendirdikleri okullarda diploma verip meslek sahibi yapmak gibi amaçların yanı sıra ulusal çıkarlar için ideal vatandaş yetiştirirler. Beş yaşından itibaren ailelerinden aldıkları çocukları istedikleri bilgi ve duyguyla donattıkları gibi öne çıkarılan tarihi şahsiyetler ve kurgulanmış tarih anlatımıyla onların milliyetçi reflekslerini bileylerler. İnsanları şekillendirmek ve değiştirmek amaçlı tasarlanmış bu kurumlar vasıtasıyla oluşturulan ‘ben’ tasavvuruyla ‘öteki’ algısı da keskinleştirilir.  Zihinlere kılavuzluk ve hükmetme misyonuyla ortaçağlarda kilisenin gördüğü işlevi gören okul, toplumla tamamıyla ilişkiye giren tek kurum olması dolayısıyla politik ve ideolojik amaçlar için sonuna kadar kullanılmıştır, kullanılmaktadır. Son yıllarda Avrupa ve Amerika’da artan ırkçı, yabancı karşıtı, şövenist, islamofobik duyarlılıktan ve patlama yapan neonazi anlayıştaki partilerden okullarda nasıl bir empoze sisteminin uygulandığını çıkarabiliriz.

Tekrar filme dönecek olursak tasvir etmeye çalıştığımız bu seçkin ve prestijli okula günün birinde yeni bir öğrenci gelir. Özel şoförün kullandığı lüks bir otomobille okula giriş yapan ve müdür tarafından kapıda karşılanan Sedgewick Bell adlı bu öğrenci güçlü bir senatörün oğludur. Sınıfa girer girmez küstah ve ukala tavırlarıyla dikkatleri çeken Sedwick, kuralları takmayan yaklaşımı, asi ve saygısız davranışlarıyla kalıplarına uymadığı okulun tüm dengesini alt üst edeceği gibi o güne kadar aykırı bir öğrenciyle karşılaşmamanın konforuyla elit öğretmenlik yapan Mr. Hundert’in de imtihanı olacaktır. O güne kadar ‘’önemli olan yaşamak değil doğru yaşamaktır’’ felsefesini şiar edinmiş öğretmen, ele avuca sığmayan, diğer öğrencileri de kısa sürede etkileyip yoldan çıkaran öğrencisi karşısında bocalamıştır. Ciddiyetiyle ve disipliner yaklaşımıyla malul öğretmene bile ders anlatırken organize ettiği sınıfla birlikte küçültücü şakalar yapmaktan geri kalmayan öğrenciye karşı Mr. Hundert’te altta kalmayarak ince aşağılamalarla onu utandırmaya ve yola sokmaya çalışsa da Sedwick hiç oralı olacak tipte bir öğrenci değildir. Dizginleme çabalarını her seferinde boşa düşüren öğrencisine bir defasında Aristoteles’den aktardığı şu cümlelerle yaptığı kontra Sedwick’i hafif de olsa sersemletmeyi başarır:
‘’Genç yaşlarda olgunlaşmamışlık ortaya çıkar. Cahillik eğitilebilir, sarhoşluk ayıltılabilir ama aptallık sonsuza dek sürer.’’

Öğretmenin Mr. Sedwick’in düzeleceğine dair çok fazla umudu olmadığını gösteren bu cümlelere rağmen profesör, onu kazanabilmek için sonuna kadar uğraşmaya ve prensiplerinden taviz verme pahasına her yolu denemeye kararlıdır. Bu yollardan biri de öğrencinin çok çekindiği babası ile görüşmektir. Randevu alarak makamında görüştüğü, en az oğlu kadar küstah ve saygısız olan senatörle gerçekleşen diyalog ilginç olduğu kadar filmin ana mantalitesini orta yere seren bir niteliktedir. ‘ne yaptı yine’ sorusuna, Roma tarihini anlatırken oğlunun yaptığı ve yapmadığı şeyleri sayarak örnek veren öğretmenin sözünü kesen senatör, çocuklara bu öğrettiği şeylerin yararının ne olduğunu sorar. Tüm dünyasını kaplayan tarihin yararının ne olduğu sorusu karşısında şok olan profesör, böyle bir sorunun sorulabilmesinin şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışarak açıklamaya çalışır:
‘’Yunanlılar ve Romalılar kendi anayasamızın da temellerini oluşturmak için ilham aldığımız bir demokrasi modeli sundular. Dahası bence çocuklar Platon’u, Aristo’yu, Çiçero’yu ve Sezar’ı okuduklarında bu büyük insanların onların yaşındayken yaptıkları yüce vazifeleri, devlet işlerini nasıl yürüttüklerini ve daha pek çok şeyi öğrenmiş oluyorlar.’’
Bu cümleleri kahkaha atarak karşılayan senatörün: ’yani diyorsun ki oğlumun aklı bir karış havada’sorusunu,
‘’Efendim, benim için oğlunuzun karakterini şekillendirmek ve bence  …’’ dediği anda cümlesini bitirmesine izin vermeyen senatör:
‘’Şekillendirmek mi? Hayır oğlumu şekillendiremezsiniz. Sizin işiniz oğluma öğretmek. Ona zaman tablolarını öğretin, dünyanın neden yuvarlak olduğunu, kimin, kimi, nerede ve ne zaman öldürdüğünü öğretin. Sizin işiniz bu. Siz benim oğlumu şekillendiremezsiniz. Onu şekillendirecek olan benim’’
der ve öğretmeni kovarcasına uğurlar.

Oğluyla ilgilenmeyen, bencil ve küstah veli tiplemesine doğru olan cümleleri kurdurtarak, söylenen doğruların olumsuz anlam kazanmasını sağlayan film, burada da ulus devletlerin modern okul sistemine yüklediği çocuğun karakterini şekillendirme, değiştirme ve kendi benimsediği değerleri yükleme misyonunun yanında yer alıyor. Ailenin çocuğu üzerindeki tasarrufunu minimuma indirerek modern vaiz olarak kullandığı öğretmen kanalıyla kimlik ve kişilik kazandırma hakkını sonuna kadar okulda gören film, kötü baba profiline söylettiği karşı argümanları silip geçiyor.

Sözün burasında filmin girişinde ve finalinde dile getirilen, filmin ana tezini oluşturan özlü söz olarak kullanılan ‘’Bir adamın karakteri onun kaderidir’’ yaklaşımını değerlendirmek gerekiyor. Mr. Hundert, sadece sıra dışı tarihi şahsiyetlerin karakterini değiştirebildiğini ve kaderine hükmedildiğini savunuyor ve öğrencilerinde bunu başarmaya çalışıyor. Öncelikle şu soruları soralım; eğitimin amacı çocukların karakterini değiştirmek midir? Kastedilen mana onların daha iyi birer insan olmasını sağlamaksa bunu başarmanın yolu karakterini değiştirerek mi gerçekleşecektir? Eğer böyle ise bunun yöntemi katı kurallarla bezeli bir anlayışla ideolojik temelli ezberci bir eğitim vermek midir? Bu yöntemle kimliği ve kişiliği susturulmuş, robot gibi uyum gösteren tek tipleştirilmiş bireyler üretmiş olmaz mıyız? Bir otoritenin dışarıdan buyurduğu normlara uyma zorunluluğu münafık karakterli hasta kişilikler üretmemize yol açmaz mı?
Oysa insanları iyiye ve doğruya sevk etmenin ana yolu benimseyip içselleştirebilecekleri değerleri kazandırabilmek ve bunlara anlam yüklemelerini sağlamaktan geçmektedir. Bilgiyle harmanlanmış değerlerle zihnen ve kalben ikna edilmiş bir insan özgür iradesiyle benimsediği bu değerlerle donandığı zaman vicdanı-iç sesi harekete geçecek ve kendisi değer üretmeye başlayacaktır. İnsanın kişiliğinde arıza olarak görülen özellikler, benimsediği bu değerlerle onun olumlu anlamda ayırıcı vasıfları haline gelebilecektir.

Profesörle konuşmasının ardından oğlunu arayan senatör: ‘’Seninle uğraşmaktan daha önemli işlerim var’’dediğinde Sedwick duvara çarpmış gibi olur. İlk defa üzüldüğünü gördüğü öğrencisini kazanmak adına bu durumu fırsata çevirmek isteyen öğretmen, ona inandığını, sınıfın birincisi olabileceğini söyleyerek güven aşılamaya çalışır ve yarışmaya kolay hazırlanabilmesi için Roma tarihini özetlediği çalışmasını hediye eder. Bu yarışma her yıl geleneksel olarak düzenlenen Mr. Julius Sezar yarışmasıdır. En başarılı üç öğrencinin halka açık olan bu yarışmada Roma tarihine dair sorularla bilgisi ölçülmekte ve kazanan öğrenciye Sezar tacı takılmaktadır. Sedwick, hocasının verdiği güven ve telkin babasına olan öfkesiyle birleşince müthiş bir ivme yakalayarak tüm gücüyle sınavlara hazırlanmaya başlar. Artık yemekte bile ders çalışmakta, akşam vakti istediği kitabı vermesi için kütüphaneciyi  yalvar yakar ikna etmeye çabalamaktan imtina etmemektedir.

Gelinen bu noktada Mr. Hundert’in ilkeleri ile imtihanı başlar. Üç finalisti belirleyecek son sınavda ‘A-‘ alan Mr. Sedwick’in 4. olduğunu görünce uzunca düşündükten sonra onun enerjisini kırmamak ve olumlu yola girmişken tamamen kurtarmak adına notunu ‘A+’ya çevirerek 3. olmasını sağlar. Fakat 3. sıradaki Mr. Blynt’e büyük haksızlık yapmıştır.

Romalı topalarını giymiş üç yarışmacının, senatörün ve tüm öğrencilerin hazır bulunduğu tarihi binada yarışacakları an gelmiştir. Yarışma tüm hızıyla devam ederken öğretmen büyük bir hayal kırıklığıyla Sedwick’in topa giysisinin kollarına yapıştırdığı bilgi kağıtlarıyla kopya çektiğini fark eder. Durumu müdürle paylaşır fakat devam etme talimatı alır. Bunu içine sindiremeyen Mr. Hundert de kartlardaki soruları bırakarak diğer yarışmacının bildiğinden emin olduğu, Mr. Sedwick’in ise bilemeyeceği bir soru sorar ve yarışı kaybetmesini sağlar. Baş başa kalıp yüzleştiklerinde neden kopya çektiğini hayal kırıklığını belli edecek tonda sorduğunda,
‘Kopya çektiğimi gördüğünüz halde beni neden yarışmadan çıkarmadınız’ sorusuyla karşılaşır ve nedenini gevelerken de,
‘Babam senatör olduğu için değil mi?’ sorusuyla öğretmen sağlam bir kontra darbe daha alır ve iyice dağılır. Başarma baskısı altında ezilen ve gururunu korumak için hak etmediği bir başarı elde etmek isteyen, bu yüzden de hırsızlık suçlamasıyla onuru masaya yatırılan Mr. Sedwick, büyüklerin maslahat gözeterek bir yanlışa gözlerini kapamalarının daha az onursuzluk olmadığını yüzlerine çarpmaktan çekinmemiştir.

Yarışma milat olmuş ve yarışmayı kazanmak için olağanüstü çaba gösteren Mr. Sedwick kendisini tutuşturan kıvılcımın sönmesiyle küstahlık, saygısızlık ve aptalca davranışlara tekrar dönmüştür. Sınıf arkadaşları üzerindeki hipnotize edici etkisi arkadaşlarının onu hep izlemelerini sağlamıştır. Okulun disiplin düzenini de alt üst ederek, C-D gibi notlarla geçirdiği St.Benedict yıllarının sonunda mezun olacak ve diplomasını tarih öğretmeninin elinden alacaktır. Mr. Hundert bu manzarayı ilk defa yenildiğini belirterek anlatacaktır.

İlk mağlubiyetinin üzerinden 25 yıl geçtiğinde okul müdürünün vefat etmesi üzerine tek büyük aday olarak kendisini gören Mr. Hundert’a, yönetim kurulunun huzurunda onore edildikten sonra öğretmen olarak devam etmesinin uygun görüldüğü tebliğ edilir. Elinden tutup okula öğretmen olarak aldığı ve yetiştirdiği Mr. Elenby’nin de okula gelir getirecek nitelikleri haiz görülerek müdürlüğe getirildiğini öğrenir. İstifa ederek şahsına hakaret gibi algıladığı bu adaletsizliği hazmetmeye çalıştığı bu süreçte yazmaya çalıştığı kitabına odaklanamıyorken ilginç bir teklif alır. St. Benedick’e o zamana kadarki en yüksek bağışı yapacak olan hayırsever bir vatandaş, bunu bir şarta bağlamıştır. Şartı Mr. Julius Sezar yarışmasının kendi malikânesinde, 25 yıl önceki yarışmacılarla ve Mr. Hundert’in yönetiminde yapılmasıdır. Diğer yarışmacıları ve sınıf arkadaşlarını bularak hepsini bir araya getiren bu kişi entelektüel itibarını kurtarmak gerekçesiyle bunu yapmak istediğini söyleyen Mr. Sedwick’ten başkası değildir. Limuzinle evinden aldırıp, helikopterle konutuna indirttiği hocasını karşılayan Mr. Sedwick şakaları ve uçarılığıyla hiç değişmemiştir. Senatörlüğe aday olmuş başkanlığa giden yolda önü açık bir politikacıdır. Sonradan anlaşılacağı üzere bu organizasyonu da yarışmanın prestijinden ve saygınlığından yararlanarak seçim kampanyasına parlak bir başlangıç için kullanmak üzere yapmıştır.

Bütün bunlardan habersiz olan Mr. Hundert, yarışma öncesinde yaptıkları sohbette babası ile olan ilişkisini daha yakından öğrenme imkânı bulduğu öğrencisinin karakter analizini kendince biraz daha netleştirmiştir. Çocukların eğitiminde ve gelişiminde baba figürünün ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından Mr. Sedwick’in anlattığı anekdotu alıntılayalım:
‘’Babamla yolculuk ettiğimi hatırlıyorum. Tanımadığı tek bir insan bile yoktu. Sürekli konuşur ve hikâyeler anlatırdı. Her zaman tavsiyeler verirdi ve her zaman büyüleyici bir senatördü. Onunla gerçek bir konuşma yaptığımızı neredeyse hiç hatırlamıyorum. Söylediğim tek bir kelimeyi bile duyduğunu sanmıyorum. Yıllar önce onu hastanede ziyaret ettim. Çok hastaydı. Yatağının yanında olduğumu anlaması biraz zaman aldı. Ağlamaya başladı. Gözyaşlarıyla bana bakıp dedi ki; ‘konuş benimle’.
Nerden başlayacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sonra konuşmaya başladım. Tek bir kelime bile etmeden gözlerini kapadı ve öldü.’’
Magnolia adlı kült filmde Tom Cruise’un canlandırdığı arızalı karakterin, bu arızaların sebebini anlamamızı sağlayan ölüm döşeğinde iken ziyaret ettiği babasıyla olan çarpıcı monoloğu hatırlatan anekdot, kalıcı hasar bırakabilecek baba-evlat ilişkisine dikkat çekmesi bağlamında değerliydi.

Nihayet yarışma başlamış, mimarisinde Roma sütunları kullanılmış görkemli salonda konukların laf atmaları eşliğinde eğlenceli şekilde devam ederken yine iki yarışmacının kaldığı aşamada öğretmen, Mr. Sedwick’in yine kopya çektiğini fark etmiştir. Kulağına taktığı kulaklıkla salonun arkasında monitörün başındaki adamının bulup ilettiği cevapları söylemektedir. Mr. Hundert ilk seferkinden çok daha büyük hayal kırıklığına uğramıştır. Okul sıralarında kazanamadığı öğrencisini hayatın içinde kazandığını zannetmişken şahit olduğu rezalet onun içi yıkım olmuştur. Fakat yarışmayı yine ona kazandırmamaya kararlıdır ve basit bir kurgusal değişiklikle bunu gerçekleştirir.

Bu seferki yüzleşme öğretmenin kendini toparlamak için gittiği tuvaletin lavaboları önünde gerçekleşir:
‘’Şimdi buradan çıkıp senin yalancı ve hilekâr olduğunu söyleyeceğimi sanıyorsun. Hayır. Ben öğretmenim Mr. Sedwick. Seni bir öğretmen olarak sınıfta bıraktım. Ama sana son bir şans vermeye çalışacağım. Hepimiz bir gün kim olduğumuzu anlamak için aynaya bakmak zorunda kalırız. O gün senin için geldiğinde Mr. Sedwick, faziletsiz ve ahlaksız bir hayata karşı koymak zorunda kalacaksın. Bu yüzden sana acıyorum. Ders bitti.’’
Diyerek öğrencisini sarsacak cümlelerle finali yapmak ister lakin karşısında, öğrencilik dönemine göre çok daha pişkinleşmiş bir politikacı vardır:
‘’Ne söyleyebilirim Mr. Hundert, kimin umurunda sizin ahlakınız ve faziletiniz. Kendinize bir bakın. Kendiniz için gösterebileceğiniz ne var? Ben insanların istedikleri her şeyi yaptıkları gerçek dünyada yaşıyorum. Bunun için yalan ya da kopya çekmek gerekiyorsa yaparım. Dışarı çıkıp bu seçimi kazanacağım Mr. Hundert. Beni her yerde göreceksiniz ve vermeyi taahhüt etiğim bağış için de tekrar düşüneceğim. ‘’
Dediği anda yaşanan bir olay Mr. Sedwick’in bir ömür telafi edemeyeceği bir hasara daha yol açacaktır…

34 yıl emek verdiği okulunun vefasızlığı sonucu emekli olmanın üzüntüsünü yaşadığı günlerde kariyerinin tek yenilgisini aldığı öğrencisine bir kez daha mağlup olduğunu düşünen öğretmeni, 25 yıl önceki sınıfının diğer öğrencileri fazlasıyla mutlu edecektir. Onun için hazırlattıkları tarihi levhaya şunu yazmışlardır:
‘’Büyük bir öğretmenin kaydedebileceği çok az tarih vardır. Onun yaşamı başkaları üzerine geçer. Bu insanlar okulumuzun direkleridir. Onlar taşlardan ya da kirişlerden daha değerlidir. Onlar ateşleyici bir güç olmaya devam ederler ve yaşamlarımızdaki gücü ortaya çıkarırlar. Teşekkürler Mr. Hundert.’’

Sedwick hakkında doğru düşündüğünü değil yanıldığını görmek için geldiği yarışmada yıllar önce ona inanmakta haklı olduğunu görmek istemiştir profesör, ama sürprizleri olmayan bu hikâyenin finalini şu cümlelerle yapar:
‘’Ben kaybettim Mr. Sedwick. Ama hayatın değeri tek bir hata ya da başarı ile ölçülemez. Bunu bana diğer öğrencilerim öğretti. Her ne kadar tökezlese de öğretmen, her zaman bir öğrencisinin karakterini ve kaderini değiştirmek için umut etmekten asla vazgeçmemelidir.’’

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.