Özgür Eğitim-Sen

Türk Solu üzerine çarpıcı değerlendirmeler

07.07.2017
A+
A-
Türk Solu üzerine çarpıcı değerlendirmeler

Sıradan bir hadisenin derin anlamlar yüklendiği, yüklenebildiği bir ülke Türkiye. O yüzden politik zeminde hiçbir hadisenin kendi özgül anlamıyla sınırlanamadığı bir ilişki biçimine mahkûmuz. Ve yine o yüzden, hayatımızdaki basit bir hadise büyük bir siyasal kriz çıkarma potansiyeli taşır. Zira hepimiz, görüntünün altında başka bir gerçekliğin, söylenen şeyin arkasında dile gelmeyen daha büyük bir hesabın olduğunu biliriz. Ağaç mesele olur ancak biliriz ki mesele ağaç meselesi değildir.  

 

Geçenlerde basına yansıyan ODTÜ'lü bir kısım öğrencinin ‘tuvaletleri cinsiyetsizleştirme' haberinde, meselenin tuvalet olmaması gibi. MEB'in ‘Kurum Açma, Kapatma ve Ad Verme Yönetmeliği'nde yaptığı değişiklikle, yeni açılacak okullarda pek çok şartın yanında mescit bulunması şartını da getirmesi üzerine; Aydınlık Gazetesi'nin “Pedagojik Cinayet” manşetinde meselenin pedagoji olmaması gibi. Politik arenanın genetik kodlarının yanı sıra ontolojisini toplumun müktesebatına karşı mücadele olarak kuran Türkiye solunun karakterinin şekillendirdiği bu anomali hali, ülkenin sevimsiz-seviyesiz bir rutini olabiliyor. Hal bu olunca, Türkiye'nin en başarılı üniversitelerinden olan ODTÜ ve dolayısıyla en başarılı öğrencilerinden olan ODTÜ'lü öğrencilerin kamuya ilan etmeye değer buldukları mücadele ‘tuvaletin cinsiyetsizleştirilmesi', Aydınlık Gazetesi'nin manşeti de bariz vasfı Müslümanlığı olan bir toplumda mescidin bulunuyor oluşu üzerinden ‘Pedagojik Cinayet' oluyor. Maalesef bu minvaldeki konumlanış, Türkiye solunun temel alamet-i farikası hükmünde.

 

Türkiye'de sol, küresel ezberleri terennüm etmeyi saymazsak, devletin yedeğinde mevzilenip toplumun kültür-inanç kodlarına saldırmayı temel vazife edinerek, bu ülkedeki mevcudiyetinin ilk düğmesini yanlış iliklemiştir. İslam toplumlarında özellikle de Türkiye'de sol, yerleşik statüko karşısında bir adalet, özgürlük, eşitlik arayışı olmak yerine, Batı ile ittifak halinde olan yerli statükonun sivil uzantısı, halkın değer dünyasını tahrip etmeyi marifet sayan ‘doğulu bir babanın devşirilmiş oğlu' olmayı tercih etmiştir.

 

Mücadelesi hiçbir zaman tüm müktesebatıyla mevcut halkın güçlenmesi, talep ve beklentilerinin karşılanması değil, halkın kimlik ve aidiyetinden sıyrılması olmuştur. Toplumun canlı bir organizma olarak mevcudiyeti, onun için giderilmesi gereken bir yanlışlık/çelişki olmuştur. O yüzden Türkiye'de solun ve kabaca batıcı unsurların mücadele alanı ironik bir şekilde toplumun kendisidir. Kurtuluş mücadelesi, bir yıkım stratejisine bağlanmıştır. Var kalmak uğruna mücadele, gönüllü kendinden vazgeçme olarak belirlenmiştir.

 

Dolayısıyla mücadele edilecek merkez toplum olarak belirlenince, solun absürdleşmesi de marjinal kalması da mukadder hale geliyor. İç veya dış bir güç odağının aparatı olmak dışında varlık bulmak imkânsızlaşıyor. Maalesef solun bizdeki hikâyesi budur. Darbe severliği, cuntacılığı, histerik düzeydeki toplum/din karşıtlığı asli vasfıdır. Bu nedenle, toplumsal karşılık bulma talebi, bu konumu dolayısıyla hep karşılıksız kalmış ve karşılıksız kaldıkça konumunu sorgulama cesareti yerine, toplumu aşağılama-suçlama agresifliğinde işi gidermeyi tercih etmiştir.

 

Albenisi yüksek sol literatür, bizde kaba bir pozitivizm üzerinden din karşıtlığına indirgenmiştir. Türkiye'nin nitelik arayışına ciddi anlamda katkı sunması gereken solun gündemini, motivasyonunu buralarda tüketiyor oluşu, toplumun inanç-kültür kodlarını hedef seçmesi, ilkesel olarak yanlış olduğu gibi pragmatik açıdan da doğru değil. İyi kötü siyasal bir öngörüsü olan bir hareketin, varlık ve büyüme endişesi olan bir yapının dert etmesi gereken şey, toplumsal duyarlılıktır. Maalesef Türkiye solu böyle bir hissiyatı geliştirmek yerine mevcudiyetini deneyimlemeyi, toplumun haklı öfkesine muhatap olmakta aramıştır.

 

O yüzden ODTÜ'deki ‘tuvalet' mevzusu da Aydınlık'ın manşeti de bu hikâyenin uzantılarıdır. Bu iki hikâye de seviyeleri itibariyle Türkiye için hazindir. Büyük bir enerjinin israfıdır. Türkiye'nin sorun çözme becerisinin, nitelik bulma beklentisinin karşılıksız kalmasıdır.

 

Batıdışı toplumlarda sol, tarihsel-toplumsal çelişkilerin döl yatağında değil, uyduruk çelişkiler üzerinden yabancılaşmış iktidarların, küresel sistemin yerel şubeleri hükmündeki statükoların payandalığını gönül rızasıyla kabul etmiştir. O nedenle toplumun hafızasında kritik önemde olan her hadisede sol, sınıfta kalmıştır. Ezen ezilen çelişkisi, sömüren-sömürülen diyalektiği, adalet ve özgürlük temaları, din karşıtlığında somutlaşan bir hayat tarzının tesisi için sos olarak kullanılmıştır. Tam da bu yüzden ‘hepimiz çapulcuyuz'da somutlaşan şey, ekonomik temelli bir sınıfsal dayanışma değil, toplumun din-kültür kodları karşıtlığında şekillenmiş bir hayat tarzı ortaklığıdır. Tüsiad üyesi bir patron ile marjinal bir sol örgütün militanını aynı cephede buluşturan ve bunu bir sorun olmaktan çıkaran şey de bu hayat tarzı ortaklığının işlerliğidir. Türkiye'nin siyasi hayatı, yukarıdaki manzarayı dert edecek bir sola kritik dönemlerin hiçbirinde şahitlik etmemiştir. 27 mayıs darbesinde de şahitlik etmemiştir 28 şubat postmodern darbesinde de etmemiştir… bugün de etmiyor. Zira mesele, adalet eşitlik özgürlük meselesi olmamıştır, bu değerler sopaya çevrilerek toplum dövülmek istenmiştir, bugün de dövülmek isteniyor.

 

Bu haberlerde iki mevzu var. Birincisi seviyesizlik. Bir mevzuyu ele almada gösterilen düzeysizlik, yüzeysellik. İkincisi ve daha vahimi toplumu ve toplumun değerlerini, önceliklerini, hassasiyetlerini aşağılayan diskur.

 

Yoksa normal bir insanın normal bir siyasal hareketin tuvalette cinsiyet ayrımını kaldırdık gibi bir saçmalığı dillendirmesi mümkün olabilir mi? Yine makul bir yapının toplumun kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu bir ülkede, sıradanlığı güneş doğudan doğar kabilinden olan bir düzenlemeyi, pedagojik cinayet şeklinde kodluyor oluşu düşünülebilir mi? Hem tuvaletin cinsiyetsizleştirilmesi hem de mescit açılmasının pedagojik cinayet olarak nitelendirilmesi, yapılan düzenlemelerin vaziyetine değil, esas itibariyle bu söylemi dillendirenlerin durumlarının fecaatine ışık tutuyor. Türkiye'nin asıl sorunu da fecaat arz eden bu durum!

 

Abdulbaki Değer

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.