Türkiye’nin üzerinde bir hayalet dolaşıyor

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
23.04.2017
A+
A-

Bilindiği gibi yaşam biçimlerinin sınırları var. Sosyolojik yapının belirli bir yaşam biçimi tarafından içerimlenmesi mümkün olmuyor. Böylesi bir çaba, ikisi de aynı kapıya çıkan, asimilasyon veya yok sayma vahşetini işlemeyi zorunlu kılıyor. Asimilasyona rıza gösterenlerin ile aktif ya da pasif direnç gösterenlerin maruz kaldıkları, temelde insanı nesneleştiren “yok sayıcı” bir pratik oluyor. Sisteme kendileri olarak girmeleri engellenenler, gayrı meşru görülenler bir şekilde merkezin çeperlerine, çevrenin karanlık bölgelerine yerleş(tiril)irler. Foucault’un “kapatılma” söyleminin yanında “dışarı atılma” olarak adlandırabileceğimiz yaygın bir egemenlik ağında can çekişenler, çevrenin olumsuz koşullarında bir taraftan kısırlaşırken diğer taraftan sistemin merkezinde an be an hissedilen bir değişim baskısının “sakıncalı öznesi” olarak belirirler.

Bugün, merkezi hedef alan “sakıncalı özneler” kapatılmış yolları bir bir açtılar hatta merkezi ele geçirdiler diyebilecek noktadayız.  Şimdi soru şu; ele geçirenler ne yapacak? Acaba uygulamalarıyla “keşke merkezi ele geçirmeselerdi mi” dedirtecekler? Yoksa “bizim için”i değil “hepimiz için”i eksen alan bir ilkelilik zemini mi inşa edecekler? Merkezi, şayet tarihsel-toplumsal yapımızda olduğu gibi kuşatıcı ilkeler bütününe değil de belirli bir “yaşam biçimi”nin kayırılmasına dayandırırlar ise bu “Yeni Türkiye” iddiasının havada kalması anlamına gelmeyecek mi?

Dolayısıyla “Yeni Türkiye” söylemlerinin revaçta olduğu bu günlerde tüm siyasal kesimlerin söylem ve eylemlerinde belirginleşmesi gereken şey, “ötekiler” için bir yaşam alanı inşa etme değil, “ötekiler” ile birlikte “ilkesel” bir uzlaşım alanı yaratabilmek olmalıdır. Bu durum, Başkanlık sistemi tartışmasında olacağı gibi aynı zamanda Lice’deki “heykel” gerginliğinde, sistemin rutin uygulamalarında, bürokrasinin işleyişinde vs. gözetilmelidir. Sistemin işleyişi şayet birileri için “kapatılma”, “dışarı atılma” durumunu yaratıyorsa bu ”Yeni Türkiye”nin içine “eski Türkiye” ruhunun kaçtığı anlamına gelmektedir. Yeni Türkiye mücadelesi bir zihniyet mücadelesidir. Aktörlerin değiştirilmesi mücadelesi olarak değerlendirilemez. “Yeni Türkiye” mücadelesi, kendini merkeze alan, ötekini yok sayan konumlanışla mücadeledir.

Sistemin dikiş yerlerinin iyice çözüldüğü bir tarihsel dönemde, sistemi aynı hatlar üzerinden restore etme girişimlerinin kimi noktalarda kendini açığa vurduğunu görüyoruz. Entegrist zihniyetin hortlaması olan bu durum, reel-politiğin baskısı ile meşrulaştırılmamalıdır. Kamuoyunda reel-politik şartlar dolayısıyla etkin bir mücadele için meşru görülen kimi “olağanüstü hal” uygulamaları normal koşulların normuna dönüşmemelidir. Başta Hükümet’in uygulamalarında böyle olması gerektiği gibi aynı zamanda muhalefet partilerinin söylemlerinde de böyle olmalıdır.

Çünkü, bugünlerde Türkiye’nin üzerinde “eski Türkiye’nin hayaleti” dolaşıyor. Lice’de yaşanan “heykel” gerginliği “eski Türkiye” zihniyetinin HDP’yi kıskaca alma pratiğidir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında CHP ve MHP de ortaya çıkan seçmen aşağılama değerlendirmeleri “eski Türkiye” zihniyetinin dışavurumudur. Diğer taraftan Yeni Türkiye vurgusu ve mücadelesi ile ön plana çıkan AK Parti’de, merkeze yerleşmiş olmanın ayartıcılığına kapılmış kimi uygulamaları “eski Türkiye’nin ruhunu sergilemektedir. Örneğin, bürokrasideki personel hareketliliği. Bürokrasideki belirli pozisyonların Hükümet’in tasarrufunda olması etkin bir kamu yönetimi açısından elzem olarak görülebilir hatta görülmelidir. Ancak bürokratik mekanizmanın ilgili ilgisiz tüm birimlerinin müdahale alanına çevrilmesi kamu vicdanını yaralamaktadır.

Unutulmasın, 17 ve 25 Aralık darbe girişimlerini yaşamamız bürokratik mekanizmanın personel yönetimindeki eşitlik ve liyakat ilkelerinin göz ardı edilmesi nedeni ile ilgiliydi. Dolayısıyla “yaşanmışlık” ilgili tüm kesimlerin ders çıkartması için tazeliğini koruyor. Tarihin tekerrür etmesi, “eski Türkiye”nin hortlaması yapılan yanlışların aynı şekilde sürdürülmesi üzerinden mümkün oluyor. Yapılan yanlışları iş görme düzenine ve onu besleyen sağlıksız zihinsel koda bağlamayan ve bütün bir söyleme rengini veren, altyapısını oluşturan zihniyetin çözülmesine odaklanmayan mücadele, yenilgiye doymak bilmeyen muhalefet partilerimizin mücadele tarzlarına benzemektedir. Tüm siyasal çözümlemeyi aktörlerin değişimi üzerine oturtan bir söylem, coşkuyla başladığı ve kararlılıkla sürdürdüğü mücadeleyle gideceği yer, başlangıç noktasının sevimsiz gerçekliği olacaktır. İnönü ile mücadele eden Ecevit’in söyleminde parıldayan gençlik vurgusu, Ecevit’in jübilesinde önündeki açmaz olarak duruyordu. Türkiye partisi olacağım diye heyecanlanan HDP’yi, Lice’deki “heykel” olayı otuz yıl öncesine çağırıyor. Tüm vesayetlere karşı mücadele diyen Ak Parti’nin karşısına 17 ve 25 Aralık’ta, Başbakan’ın “ne istediler de vermedik” dediklerinin darbe teşebbüsleri çıktı.

Muhtemelen pek çok karanlık mahfilde yeni senaryolar hazırlanıyordur. Ancak bizi koruyacak olan şey, reel-politiğin karanlık ilişkiler yumağı değil “herkesi/hepimizi” önceleyen ilkeselliğin iklimi olacaktır. “Yeni Türkiye” de ancak bu iklimin koşullarında kök salabilir.  Yoksa gerisi laf ü güzaf.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.