Varlığım, Varlığına Tehdit Olsun!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
20.01.2017
A+
A-

30 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimler için zaman erirken 17 Aralıkta fitili ateşlenen siyasal operasyon etrafında seyreden tartışma, özellikle yeni medya üzerinden servis edilen içeriklerle sürmektedir. Seçime kadar kamuoyunu yönlendirmek üzere bu tartışmaya destek unsuru olarak pek çok içeriğin taşınmasını beklemek sürecin doğasına uygun durmaktadır.

17 Aralıkta başlayan ve belirli bir periyotta devam eden tartışmanın nerede son bulacağını kestirmek mümkün görünmüyor. Rüşvet ve yolsuzluk iddiaları ile başlayan ve paralel yapı-darbe girişimi karşı iddiası ile devam eden tartışmaya ilişkin politik konumlanışların beraberinde getirdiği kalıp söylemleri tüketmeye devam ediyoruz. Yaşanan olayın okunması noktasında ayrışan cepheler, müntesiplerini sınırları belirlenmiş bir söylemin taşıyıcılarına dönüştürdüklerini görüyoruz. Cepheler arası iletişimin imkânsızlaştığı bu süreçte, her gün tekrarlanan söylem dikkat edilirse cephe içine dönük bir propagandaya dönüşmektedir. Söylemin cephe içine dönük niteliği arttıkça bunun eşzamanlı olarak karşı cepheyi de tahkim etmekte olduğu görülmektedir. Yani bir tarafın kendi müntesiplerine dönük söylemi, diğer tarafın müntesiplerinde de karşı bir etki uyandırmaktadır. Dolayısıyla cephelerin birbirine değmediği, çatışma ve cepheleşme üzerinden doğrudan birbirlerinin varlıklarını gündem yaptıkları dikkate alındığında ciddi bir problemle karşı karşıya olduğumuz görülecektir.

            Güvenlik Arayışı

Kamuoyu yoklamaları dikkate alındığında, tüm siyasi partilerin önceki durumlarını muhafaza edecek bir toplumsal destekle siyaset sahnesinde yer alacaklarını söylemek mümkün oluyor. Toplumun yaklaşık yüzde ellisinin desteğini muhafaza eden Hükümet ile karşısında kabaca üç blokta kümelenmiş ve iki bloğunun keskinleştiği bir siyasal yapılanmadan ülkenin yarınları için umut devşirebileceğimiz bir manzaranın çıkmasını beklemek hayal olmaktadır. Tarafların politik söylemlerine bakıldığında kendi varlıklarını doğrudan diğer tarafın gidişine bağlayarak muharebeyi sürdürmeleri bizi kaotik bir noktaya doğru sürüklediği görülmektedir. Yaşanan siyasal cendere içerisinde sıkışan toplum ait olduğu tarafın ağır tazyiki ve karşı cephenin tehditleri karşısında kaldıkça, mevcut statükonun olumlu değişimini gündem etmesini imkânsızlaştırmakta ve kendi tarafının varlığını garanti altına almaya odaklanmaktadır. Dolayısıyla teyakkuz halindeki kesimlerin pür dikkat karşı cepheye karşı bilenmeleri, son yıllarda politik hatları belirginleşen toplumsal kesimlerin bulundukları siyasal yapıya aidiyetlerini güçlendirmektedir.

Dikkat edilirse şu an sürdürülen mücadelede özü itibariyle Hükümet kanadı kendi kitlesinin aidiyetini, bağlılığını pekiştirmeye dönük bir siyasal söylem kullanmaktadır. Bunu da başarılı yapmasını mümkün kılan bir sosyolojik-siyasal vasatın olduğu görülmektedir. Birincisi karşısında yer alan cephenin toplumsal yönelimi taşıyabilecek siyasal bir söylemden yoksun olmasıdır. İkincisi ve daha da önemlisi ise Hükümet’e dönük rüşvet ve yolsuzluk söylemi üzerinden verilen mücadelenin demokratik işleyişin ön kabullerine aykırı olarak kullanılmasıdır. Bir diğer nokta ise, rüşvet ve yolsuzluk söylemleri üzerinden Hükümet’i indirmek isteyenlerin sahip oldukları güç ve imkânlar ile orantılı olarak güven verici bir pratik sergileyememeleridir. Yani toplumsal yönelimi taşıyabilecek bir siyasal söylem, siyasal sistemin işlerliğini gözetecek bir demokratik duruş ve yüksek sesle dillendirilen rüşvet ve yolsuzluk iddialarına bulaşmamış olmak gibi temel parametrelerden yoksun olmak, bunları dayanak yaparak iş görmeye çalışan kesimleri etkisiz kılmaktadır.

Toplumsal Yönelim Yolumuzu Aydınlatıyor

Kendileri etkisiz kalırken aynı zamanda istemedikleri halde Türkiye’nin sosyolojik yapısı ve beklentileri dikkate alındığında siyasal söylemleri, talepleri, toplum ile iletişimi ve ikna gücü bakımından Hükümet’i de tek taşıyıcı aktör olarak öne sürmektedir. Ancak, siyasal mücadelenin demokratik işleyişin rutin kuralları içerisinde değil, olağan dışı koşulların tahripkâr atmosferinde seyrediyor olması, devlet mekanizmasının aygıtları arasındaki ve kendi iç işleyişlerindeki savrulma-yarılma bizi sandığımızdan da büyük bir krizle karşı karşıya getirmektedir. Devletin yapılanması ve toplum ile olan ilişkisinin tarihsel olarak problemli olduğu Türkiye’de, iyi kötü işleyen mekanizmaları devre dışı bırakarak Hükümet’i hedef alan girişimler beraberinde Hükümet’e HSYK, Emniyet ve Yargı Bürokrasisindeki yer değişiklikleri vs. gibi pek çok alanda Hukuk’u zorlayacak adımları atma meşruluğunu sağlamaktadır.

 Dolayısıyla önümüzdeki süreçte bu güç savaşının meşru bir düzleme kaydırılmasının yanında bizi bekleyen en önemli ve öncelikli gündem devletin işleyişinin adil, şeffaf ve öngörülebilir bir yapıya büründürülmesi olacaktır. Sistemin işleyişine ilişkin kabul edilmiş usullere tüm kesimlerin uyması ve bu usullerin nasıl değişeceğine ilişkin esasların gözetilmesi durumunda anlamlı bir mesafenin alınması mümkün olacaktır. Aksi takdirde toplumun çekince koyduğu bir sistemden bizi ileri taşıyabilecek eylemlilik beklemek saflık olacaktır. Siyasal sistemin meşruluğuna halel getirmeden ve sistemi kendileri için çalışan aygıt durumuna düşürmeden herkes için adaleti ve özgürlüğü gözeten bir yapı oluşturmak dışında seçeneğimiz bulunmamaktadır. Toplumun bu yönde ortaya koyduğu iradeyi gözetip gereğini yapması gereken politik aktörler bu talebin yönelimini başka mecralara akıtarak manipüle etmeyi düşünüyorlarsa ciddi bir yanılgı içerisinde olurlar. Zira topluma ve toplumsal iradeye yön verenler politik aktörler değil bizatihi toplumun kendisidir. Bu iradeyi çarpıtma, yönlendirme, kendine yontma girişimleri olabilir ancak gerçek anlamda bir başarıyı ancak toplumsal yönelime uygun bir konumlanış gösterenler gerçekleştirebilir.  

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.