Ya Hüseyin! Gönülleri Seninledir. Ama Kılıçları da Sana Karşıdır

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
09.03.2017
A+
A-

Farkında mısınız bilmiyorum, Türkiye’de yaşanan çarpıcı her hadiseye abartılı bir duyarlılık ile mukabele edilmektedir. Çocuklara yönelik şiddet, taciz ve cinayetlerde, Soma’da hayatını kaybeden 301 madencinin ölümünde ve onların geride kalan yakınlarına gösterilen muamelede, büyük çaplı trafik kazalarında, deprem, sel gibi doğal afetlerde vs. çarpıcı her hadisede toplumun tüm kesimleri tarafından gösterilen hassasiyet dikkat çekici niteliktedir. Hatta uluslar arası camiada da benzer bir hassasiyet, hem sözel ola hem de sembolik kimi eylemlerle paylaşılmaktadır.İnsanların can havliyle suçluyu kovaladığı (ya da üzerimize yapışan sorumluluğu birilerinin sırtına yükleyip rahatlama telaşı, çünkü yük ağır, bünye dayanamıyor) bu kırılgan zaman diliminde, perspektifi genişletip duyarlılığımıza-hassasiyetimize ayna tutmakta fayda var.

Hadiselerin ortaya çıkmasından önceki koşulları gündem etmeyen, hayatın rutin bir gerçeği, temel bir bileşeni olarak zımnen kabul eden ve gündelik yaşam pratiğini söz konusu çarpık koşulların üzerine inşa eden bir sosyal-siyasal yapının, “doğal” karşılanabilecek sonuçları ile karşılaşınca vaveyla koparması anlamlı olabilir mi?

Asgari ücretle çalışan milyonlarca insanın hayat mücadelesi verdiği bir ülkede, bu yalın gerçeği, Soma’da yaşanan trajedinin ardından yeniden keşfediyor gibi davranmanın akıl ve mantıkla izah edilir bir tarafı var mıdır?

Maden ocaklarında, fabrikalarda çalışan insanların ve ailelerinin yaşam koşullarını, Afrika’nın karanlık dehlizlerinde yeni keşfedilmiş ilkel kabile gibi kamuoyunun duygu dünyasına meze yapmakta bir garabet yok mu?

 Türkiye’deki çalışma koşullarının özellikle belirli sektörler açısından can güvenliğinden yoksun olduğunu fark etmek için, 301 kişinin maden ocağında can vermesini beklemekte tuhaflık yok mu?

İş hayatımızda hatta toplumsal yaşamımızın tüm kademelerinde Coetzee’nin dediği “savaşın yüceltilmiş bir hali olan rekabetin” egemen olmasını kabullenmekte bir insan dışılık yok mu?

Uzatılabilecek olan soru ve sorun alanları, kamuoyunun gündemine iş işten geçtikten sonra geliyorsa gösterdiğimiz hassasiyetin problemli olduğunu kabul etmek durumundayız. Bu durum, gösterilen hassasiyetin iyi niyetten yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsanların, kurumların ve de devletin insani gerekçelerle sorunlarla ilgilenmediği anlamına da gelmez. Ancak sorunların asıl boyutlarını görmeyen, varoluş koşullarını tartışmaya açmayan, sosyal-ekonomik altyapısından habersiz bir şekilde seyirci pozisyonunda yol alıp vurucu sonuçlar ortaya çıkınca pür dikkat meseleyi sahiplenmek anlamsız durmaktadır. Gösterilen tüm ilgi, alaka, duyarlılık geç gelen ve fayda vermeyen pişmanlığa bürünmektedir. Tüm iyi niyetimize rağmen içten gelen gözyaşlarımız anlamsızlaşmakta, samimi çırpınışlarımız, feryad-u figanlarımız sahteleşmektedir. Çarpıcı bir benzerlik olacak belki ama eskilerin ifadesiyle teşbihte hata olmaz: Kûfe halkının ihanetine uğrayan Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit olmasını çağrıştırıyor yaşadıklarımız. Rivayet odur ki haber getiren elçiler Kûfe halkı için şöyle bir cümle kullanırlar: “Ya Hüseyin! Gönülleri seninledir. Ama kılıçları da sana karşıdır.”Benzetmenin ağır olduğunun farkındayım ancak duyarlılığımız ile ona eşlik eden eylemliliğimiz arasında muazzam bir mesafenin olduğunu görmezden gelemeyiz. Gönüllerimiz maden ocağında yaşamını yitirenlerle, ama canlar alan düzenek her gün eylemlerimizle, sessiz onamalarımızla can bulmaktadır.

Abartılı Duyarlılık, Sızlayan Vicdan

Bu açıdan sahici duyarlılık,önleyici tedbirleri işleten bir pratik üzerinden anlamlı olabilir. Yakıcı ve yıkıcı sonuçları önceden görme basiretini gösteren bir duyarlılık ancak bizi insanileştirebilir.

Sahici duyarlılık, müzakere, tartışma, katılım, rutini sorgulama,gündelik akışı besleyen, şekillendiren, yönlendiren ana akıntıyı dikkate alan kapsayıcı, kuşatıcı ve derinlikli sorgulamalar ile var olabilir ancak.

Dikkat edin, hala teknik düzenlemeler, lokal ve pejoratif çözümler peşindeyiz. Hala bireylerin, işverenlerin insaflarına, iyi niyetlerine yoğunlaşmış bir düzlemde yol almaya çalışmaktayız. Sistemik tartışmalar yapmıyoruz. Düzeneği, düzeni tartışmıyoruz. Koşulları, sebepleri, bağlantıları, hırsları tartışmıyoruz. Sonuçların ağırlığını, yakıcılığını hissediyoruz. Acıyı paylaşmaya, azaltmaya birlikte ağlamaya çalışıyoruz. Ancak kurumsal-profesyonel siyasetin bize yön vermesini, medyanın bize öncülük etmesini bekliyoruz.

Yiğit düştüğü yerden kalkar. Başkasına havale ettiğimiz sorumluluklarımızı üstlenmekten başka çıkar yol yok. Geleceğimiz, başkalarının iyi niyetleri üzerinden inşa edilemez. İnsanca bir gelecek rutinleşen trajedilerin içselleştirilmesi üzerinden gerçekleşemez. Duyarlılık yaşamı sorgulayacak, onun ön kabullerini hizaya çekecek aktif bir düşünsel-eylemsel pratik ile bütünleşirse ancak, anlam kazanabilir.

Aksi takdirde, trajik felaketler üzerinden gösterilen abartılı duyarlılık, ancak güçlü bir savunma mekanizması olabilir. Bünyenindayanılmaz boyutlara ulaşan ağrısı karşısında anı kurtaran ağrı kesici olabilir. Sonuçlara hasredilmiş duyarlılık nisyan ile malul olan beşer hafızasında buharlaşıp gitmektedir. Daha da önemli ve acı olan bu ve benzeri hadiselerin ortaya çıkmasından sonra açığa çıkan yüksek duyarlılık, aslında, sorumluluklarını görmezden gelmiş bir benliğin sızlayan vicdanını dindirme uğraşısını örtmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.