Yeni eğitim sezonu, eski paradigma ve müflis tüccar

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
25.10.2018
A+
A-

17 Eylül itibariyle 2018-2019 eğitim-öğretim sezonunu açmış olduk. Yaklaşık 20 milyon öğrencimiz, 1 milyon öğretmenimiz ve milyonlarca velimiz için uzun ve yorucu bir maraton. Özellikle Ziya Selçuk’un MEB’e bakan olarak atanmasından bu yana eğitime dönük artan ilgiyi, tartışmaları ve büyüyen ümidi de dikkate alarak toplumsal-siyasal yaşamımızdaki pek çok sorunun doğrudan yansıdığı eğitim-öğretim sistemini konuşmak hayati önemdedir. Toplumu yeniden kurucu bir ‘sihirli değnek’ hüviyetinde algılanan eğitim sisteminde erişimin arttığı, teknik donanım ve fiziksel koşulların iyileştiği, personel sayısı ve yeterliliğin düzeldiği bir süreçte istikrarlı şekilde varlığını devam ettiren başarısızlığın ve memnuniyetsizliğimizin ne anlama geldiğini ideolojik-politik indirgemecilikten uzak şekilde tartışmak görev olarak önümüzdedir.
Eğitim gündeminin belirli klişeler üzerinden blokaj altında tutulduğu Türkiye’de yapılacak en önemli iş; yıllardır yapılageldiği üzere sorunu teknik ve tali bir şekilde kavrayan egemen yaklaşıma çekince koymaktır. Artık görülmelidir ki 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden bu yana ülkemizde eğitime dair işlettiğimiz sorun-çözüm sistematiği iyi işletilmediği için başarısız ve memnuniyetsiz değiliz. Tersine, bu sistematik zannedilenin aksine gayet başarılı şekilde hayata geçirilmiştir. Dolayısıyla varsaydığımız gibi bir takım eksikliklerden, yanlışlıklardan, kötü niyet ve sorumsuzluktan kaynaklanan bir durum yok. Eksikliklerin, yanlışlıkların giderildiği, kötü niyet ve sorumsuzluğun kontrol edildiği durumlarda da vaziyetin değişmediğini yaklaşık iki asırdır tecrübe ediyoruz. O zaman amaçlarımızı ile aracımızı elden geçirmemiz gerektiği gibi bu ikisi arasında kurduğumuz eşleşmeyi de yeniden ele almak durumundayız. Tam da buradan, eğitim-öğretim bahsinde amacımızın ne olduğundan başlayarak bazı hususlara değinmek istiyorum. Çeşitli vesilelerle daha önce de dile getirdiğimiz üzere eğitim-öğretimden makadımız nedir? Kastettiğimiz nedir? Teknik bilgi mi aktarmak istiyoruz? Kaşifler, mucitler mi yetiştirecek? Ahlak mı, ideolojik-politik bir kimlik mi, belirli davranış kalıpları mı, bir meslek mi, cinsiyet rolleri mi, zaman kullanımı mı öğretmek istiyoruz? Yoksa güvenlik endişesi, velayet iddiası mı var işin içinde? Bunların hepsi mi veya? Bunda netleşmemiz lazım.

İkincisi, amacımız bu veya bunlar ise zorunlu eğitim-öğretim buna uygun bir araç mı? Bu aracın geçerliliğine ve güvenilirliğine nereden vardık? Dünya ölçeğinde iki yüzyıldır uygulamada olan bu sistemin aşağı yukarı sonuçlarını biliyoruz. Eğitim-öğretimde başarısızlık ve memnuniyetsizlik çok açık birbiçimde bize özgü değil. O halde bu tarihsel tecrübe hem aracın kendisini hem de aracın söz konusu amaçlara uygunluğunu tartışmalı kılıyor. Tecrübe bu iken bizim gerçeklikle savaş halinde hem amaçları hem de aracı muhafaza ve müdafaa ediyor oluşumuz izaha muhtaçtır. Bu iki hususu eğitim kamuoyumuzun ciddiyetle ele almasında zaruret var.
Yine araç ve amaçla bağlantılı şekilde, sistematik başarılı olsa dahi yani bahsedilen amaçları belirlenen araçla layıkıyle yerine getirse dahi söz konusu sistematiğe, amaçlara ve araçlara çekince koyma mecburiyetimiz olmalıdır. Eğitimin tekele alındığı, eğitime alınanların aileleriyle birlikte planlamadan içeriklendirmeye, yürütülmesinden denetimine uzak tutulduğu bir etkinliğin savunulamayacağı açıktır. Bir öğrenciye ve velisine sorulmadan ne zaman, nerede, kimden, neyi, ne kadar, ne şekilde öğrenileceği katı bir hiyerarşi üzerinden karara bağlanıyorsa bu düzeneğin insaniliğini tartışmak elzemdir. Bu açıdan zorunlu eğitimin ne olduğunu, nasıl işlediğini, hangi vetirelerden geçerek bugüne ulaştığını ve yine ne tür bir söylemle yarınlarımızda yer edinmeye çabaladığını irdelemek durumundayız.

Bu başlıklarda tartışmayı derinleştirebilirsek eğitim-öğretimin lokal bir mevzu değil toplumsal yaşamın tüm diğer alanlarıyla doğrudan ilintili bir alan olduğunu görebiliriz. Devlet-toplum, din-devlet ilişkisinden, ekonomik, kültürel ilişki ağından bağımsız bir etkinlik olmadığını daha rahat anlayabiliriz. Pedagojik gözüken her bir etkinliğin aynı zamanda son derece politik bir yüzünün de olduğunu, olabileceğini görebiliriz. Eğitim-öğretimi mümkün ve meşru kılan Anayasa’nın başta 42. maddesi olmak üzere 24. ve 174. maddeleri ile 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun hangi ideolojik parametreler üzerinden nasıl işlediğini görebilirdik. Tevhid-i Tedrisat’ın, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasının, bugün hala öğretmenler ve öğrenciler için olmazsa olmaz görülen ‘kılık-kıyafet’ uygulamasının, müfredatın, tören ve ritüellerin, diploma ve sertifika tekelinin ne olduğunu, varlıklarıyla neyi ima ettiklerini veya neyi imkansız kıldıklarını konuşabiliriz. Diploma tekelinin ne tür bir otorite inşa ettiğini veya hangi tür otorite merkezlerini atıl kıldığını bilmediğimiz gibi mevki-makam-paye dolayısıyla toplumun sosyo-ekonomik organizasyonunun nasıl gerçekleştiğini de pek bilmiyoruz.
Bunlar gibi alana ilişkin hayati mevzuları konuşmadığımız zaman mevcut yapı içerisinde müfredata ne eklendi, ne çıkarıldı gibi magazinel hsususları tartışmak kalıyor geriye. Veya Finlandiya’nın veya şu ülkenin nasıl mucizevi başarılar kaydettiği şeklinde manipülatif müdahalelerle gerçeklikten uzaklaştırılıyoruz. Küresel ölçekte bir kriz yaşanıyor eğitimde. Bu kriz, varoluş koşulları belli olan modern zorunlu eğitimin krizi. Dikkat edelim bu kriz basit bir şekilde mevcut eğitim sistematiğinin değişen tarihsel-toplumsal koşullara uyarlanamama krizi değil. Sınıflardaki projeksiyon cihazlarının akıllı tahtalarla yer değiştirilmesi ile, öğretmenlerin teknolojiyle daha hemhal olmasıyla ilintili bir husus değil. Alana ilişkin öğrenci merkezlilik, çoklu zeka, her çocuk özeldir gibi sıradanlaşan vurguların yerine STEM, robotik kodlama, Endüstri 4.0 gibi küresel klişeleri yeterince taltif edemeyişimizle de ilgili değil durum.
Böyle bir şey olsa, her yerde ve bizde de yapılageldiği gibi, eğitimdeki hal çaremizin teknolojinin etkin kullanımından, teknoloji okur yazarlığından, değerler eğitiminin öneminden, eğitim ortamlarında mutlak şekilde yürütülecek kültürel çalışmalardan, kutlanması elzem belirli gün ve haftalardan, müfredata konulması gereken şu veya bu konudan, öğretmenlerin niteliğinin artmasından geleceğini söylerdik. Ancak kendimize operasyon çekmemizin bir alemi yok. Saydığımız bu küçük doğruların kendi başlarına anlamının olmadığını tecrübemizden biliyoruz. Bu yolun çözüm değil kapan olduğunu, iyileştirmediğini hastalığı kronikleştirdiğini görelim artık. Gramsci’nin dediği gibi eskinin tükendiği ana ve geleceğe dair belirsizliğin hüküm sürdüğü bir araftayız. Yapılması gereken çözülen dünü bugüne giydirmek değil, dünün tecrübesinden istifade ederek bugüne ve yarına dair anlamlı ve işlevsel bir yol inşa etmektir. Bu yolun da en başta düne ait olanın neden işlevsiz kaldığını çözümlemekten geçtiği aşikar. Bunu yapmak yerine müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırarak işlevsiz dünde keramet aramak başına kuma gömmektir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.