Abdulbaki Değer
Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları

YÖK üniversitenin özerkliği

09.03.2019
A+
A-

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer: “Üniversite devletin endoktrinasyon merkezi olarak konumlandırılamaz. Bu açıdan meselenin ‘iyi niyet’ ve ‘doğru aktör’ meselesi değil ‘doğru yapı’ ve ‘doğru ilişki’ meselesi olduğunu ve buna odaklanmadığımız sürece yıllarca ‘YÖK’ hayır!’ sloganları atan bir geleneğin YÖK’e, YÖK zihniyetine alan açtığını görmekten kurtulamayız. “

YÖK üniversitenin özerkliği

Türkiye, kritik alanlarda ve kritik dönemlerde yapması gereken yapısal dönüşümleri yapmadığı için işlevsiz bir döngüde yol almaya mahkûm oluyor. Mücadele, yapısal dönüşüm yerine sistem içindeki pozisyon değişimine hasredildiği için odak kayması yaşanıyor. Böylece verili sistem varlığını devam ettirirken pozisyon değiştirenler de sistemin değiştiği yanılsamasına kendilerini kaptırıyorlar. O yüzden aktörlerin söylemleri, mücadeleleri, kendilerini nasıl tanımladıkları bir noktadan sonra anlamsızlaşıyor. Söylemin, kelime ve kavramların, ilke ve değerlerin tanımlayıcı nitelikleri, bu ilişki ağında araçsallaştırıldıkları için, buharlaşmakla kalmıyor aynı zamanda yapıcı nitelikleri de aşınıyor.  

AK Parti’nin iktidara geliş koşullarını, ülkenin hangi badirelerden geçtiğini hatırlıyoruz. Askeri vesayeti, asker-sivil dengesizliğini, siyasal sistemin tekçi-dışlayıcı yapısını biliyoruz. ‘Resmi bir hakikat’ rejiminin muhafazası ve müdafaası için hedef ve stratejinin ‘zinde güçler’ eliyle çizildiği, ‘toplumsal-siyasal mühendisliğe’ bürokrasinin, STK’ların, akademinin, yargının, büyük sermayenin gönüllü katılıp ‘demokrasiye balans ayarı’nın yapıldığı o ‘post-modern darbe’ koşulları da hafızalarda canlı. Yargı mensuplarının askerlerce brife edildiği, YÖK üzerinden üniversitelerin ‘kışla’ya dönüştüğü o karanlık günler! Basının tetikçiliğe, yargının infaz aracına, akademinin devletin ideolojik aygıtına soyunduğu koşulları ülkemizin cendereye alındığı 1990’lara özgü, siyasi tarihimizin talihsiz ‘bir yol kazası’, anlık ‘bir hedef sapması’ olarak göremeyiz. Tersine ‘hak ve özgürlüklere duyarlılık’ yerine sistemimizin doğasında mündemiç olan ‘kayırmacı’ nitelik daha önceleri olduğu gibi ihtiyaç hâsıl olduğunda yeniden kendisini göstermişti. O yüzden karşı karşıya olduğumuz ve mutlak surette görmemiz gereken şey Cumhuriyet’in başında karar verilen bir ‘istisna hali’nin sürekliliğinin bu tarz ‘sıkışma anlarında’ yeniden teyid edilmesi gerçeğidir. 

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde temelleri atılan ve 28 Şubat’ın kasvetli günlerinde kodifikasyonunu izaha muhtaç bırakmayacak şekilde izhar eden bir yapıyı dönüştürme vaadi ile iktidara gelen Ak Parti, verdiği mücadelenin nasıl çetin bir mücadele olduğunu yeterince fark edemiyor. Sistem içi pozisyon değişiminin ‘yapısal dönüşüm gerçekleşti’    anlamına gelmeyeceği gerçeğini de gereği gibi hesap edemiyor. Aksi taktirde kendi başına bir ‘istisna hali’ne veya bir ‘olağanüstü hal’e gönderme yapan iş ve işlemlerin kendi döneminde hayat bulmasına ön açmaz, bu kadar sıradanlaşmasına yol veren bir iklime zemin hazırlamazdı.   

Tüm bu tahkimatı geçen gün basına gündelik hayatımızın olağan bir rutini gibi yansıyan ‘Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Dr. Hakan Fidan, “Bölgesel Güvenlik Değerlendirmesi” konulu konferans vermek üzere YÖK’te akademisyenlerle bir araya geldi’ haberi için yaptım. Habere göre YÖK’ün nezaretinde gerçekleşen konferansa YÖK Üyeleri, ÖSYM Başkanı, Türkiye’deki bütün üniversitelerin rektörleri ile üniversitelerdeki siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanındaki yöneticiler ve akademisyenler katıldı. Benzer şekilde geçenlerde yine YÖK’ün üniversitelere, gündemde tartışılan toplumsal cinsiyet mevzusu ile ilgili yazı gönderdiği ve akademyanın konuya ‘resmi bakış’ın ne olması gerektiğine ilişkin ‘yasal’ hatırlatmayı yaptığı anlamına gelen haberi yer almıştı basında. 

Bu iki haber içeriklerinden bağımsız ele alındıklarında bile bir ‘gösterge’ olarak mevcut durumumuzun iç açıcı olmayan halini belirtiyor. Habere konu durumlar bizatihi varlıklarıyla devlet-toplum ilişkimizin netameli doğasının yürürlükte olduğunu, yapısal bir dönüşüm geçirmediğini gösteriyor. YÖK’ün MİT Başkanı’nı konuşturması veya kamuoyunda kriminal bir şekilde tartışılan toplumsal cinsiyet konusundaki ‘resmi pozisyon’ hatırlatması söz konusu sistemik sürekliliğin teyididir. Dolayısıyla paradigmanın hatırlanması, konunun ve perspektifin belirlenmesi gibi sevimsiz hadiseler, ilgili kurumu veya şahısları ilgilendiren lokal hadiseler değil sistemin doğasını ve işleyişini gözler önüne seren acı gerçeklerdir. Şüphesiz bu acı gerçeklerin bu sıradanlıkta basında yer bulması ve kamuoyunca da aynı rahatlıkla karşılanması hem iklimin mümbitliğini hem de işin yapısallığını ve yaygınlığını gösteriyor.  

Türkiye’de mevzunun düzenek olduğunu, yapısal ilişki ağı olduğunu bunu yapıbozuma uğratmadığımızda aktör değişimi üzerinden verilen mücadelenin yanıltıcı olduğunu ve sistemin inancı, ideolojisi ve aidiyetleri bambaşka olan aktörlere aynı pratiği yaptırmakta hiç zorlanmayacağını deneyimledik, deneyimliyoruz. Bunu görmezden gelerek hak ve özgürlüklere duyarsız bir sistemik yapıyı ‘at sahibine göre kişner’ mantığı içerisinde bireysel maharete veya zaafiyete oturtan bir yaklaşımla; ancak değiştirmek için mücadele verdiğimiz yapıya kan pompalayabiliriz. 

28 Şubat döneminde hukukçuların askerler marifetiyle brife edilmesine benzer şekilde üniversite rektörlerinin MİT Müsteşarının sunumuna YÖK nezaretinde alınması ibretliktir. Türkiye’de sistemin işleyişi açısından problem teşkil edici olduğu gibi bu durum aynı zamanda akademik özgürlükler açısından da vahimdir. Yukarıda da belirtildiği gibi bu görüntü salt gerçekleşmesi itibariyle değil çağrışımları ile, nasıl algılandığı ile problemlidir. Ülkemizde üniversitenin bir kimlik-kişilik kazanamayışında şüphesiz iktidar ile kurulan bu ilişkinin önemli olduğu açık. Ancak bu çarpık ilişkiye bir itirazın üniversiteden-akademisyenlerden gelmiyor oluşu da ibretliktir. 

Bu düzeneğin devlete ve topluma katkı sunamayacağı açıktır. Milli mücadelenin ilk yıllarında Eskişehir’de çıkan bir gazete hükümeti tenkit ediyor. O zaman Ankara’da hükümetin organı halinde çıkan bir gazete bu tenkide şiddetle tepki gösteriyor: “Biz inkılâp yapıyoruz, tenkidin sırası değil?” O günlerde Hüseyin Avni (Ulaş) Meclis kürsüsünden şunları haykırıyor: “Bize dalkavuk değil, bizi tenkit eden lâzım.” Sıra dışı koşulları gerekçe göstererek meşruiyet sınırlarını gereksinimlerine göre oynatan reelpolitik yerine Hüseyin Avni gibi ilkeyi/usulü muhafaza eden duruşa ihtiyacımız var. ‘Memlekette siyasî, içtimaî büyük inkılâplar oldu, Darülfünun bunlara karşı bitaraf müşahit kaldı..’ eleştirileri ile Darülfünun’u, iktidarın taleplerini meşrulaştırmadığı gerekçesi ile kapatıp hocalarını kapı dışarı eden Reşit Galip’i hatırlatan çürütücü uygulamalara değil.   

Üniversiteyi itiraz etmemek, farklı düşünmemek, hoşa gitmeyen konuları çalışmamak veya her konuyu hoşa gidecek tarzda çalışmak şeklinde konumlandırmak mümkün mü? Böyle bir yerin evrene, evrensele açılması beklenen üniversiteyle bir olması beklenir mi? Böyle bir iklimi, böyle bir konumlandırmayı, böyle bir vasatı behemehâl reddetmeliyiz. Bu tarz iş ve işlemlerden özenle kaçınmak zaruridir. Üniversitelerimizde görüş farklılıklarının, konulara farklı yaklaşımın ve çözümlerin olması bir zafiyet-ihanet olarak değil zenginlik ve alternatif çeşitliliği olarak görülmelidir. Egemen politikanın test edilmesine dönük anlamlı bir öz kritik olarak görülmelidir. Görüş, düşünce, yaklaşım, çözüm farklılıklarını özenle korumak ülkemiz için varoluşsal bir görevdir. Son dönemlerin popüler ifadesiyle beka meselesidir. Bunu engelleyecek her türlü girişim Türkiye’yi dünün işlevsiz pratiğine mahkûm etmektir. O yüzden düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel bir hakkın yanında üniversitenin özerkliğini özellikle de akademik özerkliği/özgürlüğü doğrudan veya dolaylı ihlal edici bu tarz uygulamalara karşı dikkatli olmamız zaruridir. Akademinin görevi verilmiş bir hükme şerh yazmak, onu gerekçelendirmek olmaz. Üniversite devletin endoktrinasyon merkezi olarak konumlandırılamaz. Bu açıdan meselenin  ‘iyi niyet’ ve ‘doğru aktör’ meselesi değil ‘doğru yapı’ ve ‘doğru ilişki’ meselesi olduğunu ve buna odaklanmadığımız sürece yıllarca ‘YÖK’ hayır!’ sloganları atan bir geleneğin YÖK’e, YÖK zihniyetine alan açtığını görmekten kurtulamayız. ‘Ey Hüseyin! Gönlümüz senden yana ama kılıçlarımız sana karşı!’ diyen Kufelilere benziyor durumumuz. 

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

Abdulbaki Değer

KARAR / 09.03.2019

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.