Yükseköğretimde ilk 100’e girsek kâfi mi?

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.02.2018
A+
A-

Eğitim konusunda otorite kabul edilen derecelendirme kuruluşlarından Times Higher Education (THE) “Dünyanın En İyi Üniversiteleri” sıralamasını açıkladı. Listenin ilk sırasında Oxford yer alırken Türkiye‘den de 5 üniversite ilk 500’ün içinde yer buldu. Listede kendisine yer bulanlar coşkulu olmayan bir taltifle geçiştirilecek, ahvalimize ilişkin yakınma ve üzüntü de altı çizilerek öne çıkartılacak.

Sıralamalarda uzlaşı sağlanılan kriterler olmasa da genel olarak; “Üniversitelerin bilimsel makale ve atıf sayıları, Nobel alan veya en fazla atıf alanlar listesine giren bilim adamlarının sayısı, yayın başına aldığı atıf sayısı, yayınlarının yüzde kaçının dünyada en çok atıf alanlar listesine girdiği, her üniversite hakkında bilim adamlarının, iş adamlarının ve mezunlarının görüşleri, Ar-Ge harcamaları, yabancı hoca ve öğrenci oranı, doktora öğrenci oranı, web sayfalarının performansı” dikkate alınıyor. Şüphesiz açıklanan listeler arasında birebir örtüşme yok ancak ülkemizden de sıralamaya yüksek bir itiraz gelmediğine göre yapılan ölçümlemeye ilişkin bir kabulün olduğu da söylenebilir.

Türkiye‘den ilk 500’e 5 üniversitemiz girmişken, yanlış hatırlamıyorsam, İsrail‘deki tüm üniversiteler listede kendisine yer buldu. Hatta ilk 100’e giren üniversiteleri de mevcut. Bu tablonun bir şeyler söylediği şüphesiz ortada. YÖK‘ün, Üniversitelerin, MEB‘in üzerinde düşünüp tartışması gereken önemli hususlara işaret ediyor tablo. Lakin konuyu teknik bir bakışa indirgemeden sahici bir düzlemde ele alma mecburiyetimiz var. Listeleri mümkün kılan gerekçeler ziyadesiyle önemli. Üniversitelerimizin mevcut performansına bakılması, sorunun nereden kaynaklandığına dair kafa patlatılması gerekiyor. Diğer taraftan yapılan sıralamada ilk 100’e, ilk 10’a hatta birinci sıraya bile girdiğinizde elimizde ne olacağı mevzusu var. Zira yüksek öğretimden ne beklememiz gerektiği, hangi derdimize çare bulması veyahut hangi konuda bizi dertlendirmesi gerektiği gibi pek çok husus var. Bunlar etraflıca değerlendirilmesi, konuşulması gereken hususlar. İsrail örneğini onun için verdim. Çok başarılı oldukları ortada. Lakin bu başarı tablosuna bakıldığında yüzleşilmesi gereken bir sorun olduğu da görülüyor. “Majestelerinin payandası” hüviyetinde seyreden bu yapıların insanlığın âli değerleri ile ülkelerin-iktidarların veya güç odaklarının sufli beklentileri arasında sıkışan hatta çoğunlukla bile isteye biat eden bir konumda oldukları ortada. Kurulduğu günden bu yana bir halkı sistematik şekilde yok etmeye çalışan İsrail’in akademisi dünyanın en parlak akademilerinden. Yeryüzünde fitne ve fesat çıkaran, bozgunculuk yapan, yıkım ve yağmanın altyapısını oluşturan Batı’nın akademyası da listenin üst sıralarında.

Halbu iken meselenin sadece nitelik ve performans artışı olmayacağı ortadadır. Vicdanını ve ahlakını yitirmiş, evrenle ve evrenselle ilişkisini tahakküme indirgemiş ve güç aparatı olmaktan içerlemeyen akademinin herşeyden önce ve herhalükarda ilke ve değerlerin, insan haysiyet ve onurunun korunduğu-kollandığı bir yapıya dönüşmesi icap ediyor. Sistematik yok etmenin, savaş ve ölümün kol gezdiği şartlarda ahlak isyanına, vicdan ayaklanmasına zemin olmayan tersine tüm bu süreçlere yol veren bir yapıyı görmezden gelmek, teknik başarılarını abartmak ve illede bizde de olsun diye ağlaşmanın alemi yok.

Teknik anlamda hünerli bir yapı olduğu ortada. Uzayın derinliklerinden bireyin kök hücresine uzanan bir aralıkta haşyet, hayret ve merakla değil tahakküm arzusuyla dolanan bu dünyanın ahlaken krizde olduğu ortadadır. Bilgiye eşlik eden bir hikmet, bir bilgelik, bir olgunluk yok. Dünyanın altını üstüne yüz kez getiebilecek güç dengelerinde yıkım stratejileri oluşturmakla meşgul. İçine iteklendiği yolun ne tür katliamlar ürettiğinden bihaber üstelik.

Dünya sıralamasında ilk bilmem kaça giren İsrail üniversitelerinde bir vicdan kabarmasına, bir ahlak ayaklanmasına şahit olamadık. Ölü bir dili ve kültürü canlandırdılar ancak yeryüzüne saçılmış mazlum ve mağdur bir diasporadan en organize bir cinayet şebekesi çıkarma pahasına. Yunus’un “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır” şiiri hikmeti anlaşılması gereken önemde ve aciliyettedir.

Bir toplumun tarih-kültür ve medeniyet havzasına bigâne, ben idrakinden yoksun ve hegamonyasına girdiği düzenin gönüllü acentalığından öteye geçmeyen bir üniversitenin performansında takılı kalmak hazindir. Önce bu ahlaksız kurgunun ifşa edilmesi gerekiyor. Bu yapının yapıbozuma uğratılması gerekiyor. Önce ahlak ve vicdan, insaf ve merhamet, adalet ve özgürlük aranacak sonra performansına bakılacak. Önce ontolojik bir zemine oturtmamız gerekiyor. Kimlik, kişilik, tasavvur, tahayyül, ben idraki olmayan ve başından itibaren self-kolonyal bir ameliyeyle kendi mezar kazıyıcılığına talip bu yapıların yırtılmışlığına, yarılmışlığına çare bulmamız gerekiyor. Kendi havzasını, hissiyatını ve hassasiyetini yitirmiş dolayısıyla kendisi olmaktan aciz bir bir yapıdan mevcut düzeneği dert etmeden ilk 100’e, ilk 10’a girmesini talep, teşvik ve hayal etmek kendinden kaçma, kendi olmaktan sıyrılma telaşıdır ve tabir yerindeyse “amok” koşusudur.

Şunu iyi bilmek durumundayız; bu dünyanın sefaletiyle yüzleşmek isyteyen herkes yıkım ve savaş enkazının üzerinde parıldayan Batı’nın ihtişamını sorgulamak ve bileşenlerine el atmak zorundadır. Arızi bir durum diye gördüğümüz nahoşluklar göz kamaştıran ihtişamın can evinden neşet etmektedirler. Garaudy’nin derin bir kavrayışla billurlaştırıp önümüze koyduğu yakıcı tespitte de belirttiği gibi; “Batıyı aksayan yönleri üzerinden değil tam tersine en başarılı olduğu alanlar üzerinden tartışmaya, sorgulamaya açmalıyız.”

O yüzden meseleyi kökünden kavrayan bir bakışa muhtacız. İki yüzyılı aşkın süredir teknik düzenlemeler cenneti halindeyiz. Yaptığımız iş ve işlemlerin, harcadığımız emek ve gayretin, ayırdığımız bütçenin haddi hesabı yok. Lakin dert edinmemizi sadece niteliksizlik ve performans düşüklüğünde tüketirsek bir arpa boyu yol alamayacağımız aşikardır. Alsak bile yaramıza merhem olamayacağı ortadadır. Bizim tüm eğitim kademelerimizde hedef, amaç, yapı ve organizasyon ile coğrafyanın, tarihin, kültürün, inanç dünyasının yoğurduğu insan dokusu arasındaki irtibatın sağlanması zarureti var. İşleyen sistem ile habitus arasındaki genetik uyumsuzluk görülmeli ve varoluşsal bir hesaplaşmayla giderilmelidir.  Gellner’in “modern toplumsal düzenin temelini taşıyan bir cellât değil, profesördür. Devlet gücünün başlıca aracı giyotin değil, devlet dokrası (doktorat dıetat)dır” tespiti akademinin ahvali ile birlikte dikkate alındığında bizim niçin ilk 100, ilk 10 hayaliyle iktifa edemeyeceğimizi, niçin akademiyi varoluşsal bir hesaplaşmaya tabi tutmamız gerektiği de sarahaten söylenmiş olmaz mı?

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.