Zor zamanlar, tuhaf dertler

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
21.04.2021
A+
A-

Zor zamanlardan geçiyoruz ancak ne tepkilerimiz, ne de konuşmalarımız dönemin nezaketine uygun. Sorular, sorunlar ne olursa olsun, koşullar ne kadar değişirse değişsin biz bildiğimiz şekilde konuşmaya devam ediyoruz. Öyle konuşmak istiyoruz veya böyle konuşmak dışında başka türlü konuşma kabiliyetimiz yok. Bu süreçte şüphesiz bilimden ekolojiye, toplumsal hayattan mimariye uzanan pek çok alanda bunu gözlemlemek mümkün. Benim daha ziyade eğitim alanıyla ilgili verdiğimiz tepkiler, yaptığımız konuşmalar dikkatimi çekiyor. Anlamlı bir değerlendirme, hakiki bir eleştirellik ancak kendimize, yaptıklarımıza mesafe alabilirsek, ona dışardan bakabilirsek (bunu ne kadar başarabileceğimiz de çetrefilli bir mevzudur) mümkündür. Hal bu iken tam da bunu yapabilmek için önümüzde değerlendirebileceğimiz bir fırsat olan şu günlerin, nasıl tutuculuğu besleyen bir iklime yol verdiğini şaşkınlıkla gözlemliyoruz. Bu sayfada daha önce de dile getirdiğim üzere alana ilişkin ontolojik sorgulamaları gerçekleştireceğimiz bir momentumda şu an kritik koşullar nedeniyle zaruri olarak askıya aldığımız uygulamaların ne büyük nimet olduğunu, künhüne varamadığımız ne büyük kerametler barındırdığını aktarıp duruyoruz. Söylemekle kalmıyoruz, büyük bir gayretle, özveriyle, adanmışlıkla, iyiniyetle hayata geçiriyoruz. Evdeki masayı sınıf tahtasına çeviren öğretmenlerimiz var, inanılmaz bir coşkuyla, jest ve mimiklerle uzaktan öğrencilerin ilgisini çekmeye çabalayan öğretmenlerimiz var, vs. Şu son dönemde oluşturulan içeriğin haddi hesabı yok. Kim bu emeği inkar edebilir, kim bu emeğin iyiniyetli olmadığını söyleyebilir? Ancak yine de bu coşku ve adanmışlık, bu emek ve iyiniyet, yaptığımız şeyin doğru ve gerekli olduğunun ne kadar göstergesi sayılabilir, emin olamıyorum. Yaptığımız şeyin, yapmamız gereken şey olduğundan, yapılması gereken şey olduğundan çok şüpheliyim.

Bu şüphemin iki gerekçesi var. Bir an önce bitmesini umduğumuz bu koşullar devam ederse üzerinde konuşup tartışmaya da devam ederiz. Şüphemin iki gerekçesi var dedim. Peki nedir bu gerekçeler? Eğitim alanı ile ilgili şu an yapıp ettiklerimize ilişkin şüphemin birinci gerekçesi tıpkı normal koşullarda sürdürdüğümüz eğitim alanıyla ilgili gerekçelerin aynısı. Mevcut eğitim-öğretim sistemi yani zorunlu, kitlesel, devlet tekelinde sürdürülen sistem kendisini var kılan sosyal, siyasal, ekonomik ve teknolojik zemini yitirmiş durumdadır. Kendi varlık koşullarını yitirmiş bir sistemi defnedilmemiş bir cenaze gibi, üstelik hayattaymışçasına aramızda dolaştırmanın bir gereğinin, anlamının olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla hem işlevsiz bir uygulamayı sürdürerek kendimizi kısırlaştırıyoruz, hem de bu işlevsiz uygulamanın neden olduğu çözümümüz var yanılsaması nedeniyle kendimizi bir arayıştan da mahrum bırakıyoruz. Dolayısıyla bu vaziyet üzerinden bir kaç darbe birden alıyoruz. Aldığınız ilaç yanlış. Ancak aldığınız ilacın doğru olduğunu düşünüyor ve almaya devam ettiğiniz için hem iyileşmiyorsunuz, hem yanlış ilaç sizi biraz daha hasta ediyor hem de nasıl olsa tedbir aldım, tedavi uyguluyorum yanılsaması içinde bir çare arayışına, bir derman arayışına da girmiyorsunuz. O halde normal koşullarda hali bu olan bir uygulamayı, bu kritik koşullarda sanki daha önce kendisinden çok memnunmuşuz gibi, sanki ondan beklediğimiz amaçları bir güzel gerçekleştiriyormuş gibi bugün de aşkla, şevkle, özveriyle, iyiniyetle sürdürmenin bir anlamı var mı? Veya böyle bir uygulamayı iyiniyetle, özveriyle sürdürdüğümüzde sıradışı çözümlerin geleceğini mi düşünüyoruz, buna mı inanıyoruz? Bu işin birinci faslı.

Gelelim ikinci gerekçeye. Diyelim ki, sistem çok iyi, ihtiyaçlarımıza cevap veriyor, kendisinden beklediğimiz tüm araçlarıgerçekleştiriyor ve toplumsal gerçeklik, tarihsel-kültürel müktesebat ve geleceğe yönelim anlamında bizim için ideal bir düzenek. Böyle bir düzeneği dünyanın ve ülkemizin kriz koşulları yaşadığı şu günlerde aynı şekilde devam ettirmeye çalışmakta da bir tuhaflık var. Bu kritik dönemde aktaracağımız akademik bilginin ne olacağına ilişkin toplumsal travmalar geçirmenin bir anlamı yok. Zaten travmatik bir süreçten geçiyoruz ve bu sürecin kendisinin eğitsel olduğuna dikkat kesilmek daha önemli değil mi? Bütün insanlığın dolayısıyla okul çağıdaki gençlerimizin de hayat akışlarının başkalaştığıbir ölçekte işi, gündemi, odağı teknik bilginin ne olacağına kaydırmak başlı başına bir yabancılaşma olmaz mı? Veya böyle yapıyor oluşumuz bayağı derinleşmiş bir yabancılaşmanın göstergesi değil mi? Şu dönemde milyonlarca insan, örneğin dördüncü sııf öğrencilerinin ‘zarf tümleci’ni öğrenip öğrenemediğini dert ediniyorsa bu dertte bir tuhaflık olduğunu söylemek durumundayız.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.