Özgür Eğitim-Sen
04.05.2024
A+
A-

MEB müfredat düzenlemesini kamuoyuyla paylaştı. Bir hafta içinde gelecek görüş ve önerilerle müfredata son şeklini vereceğini belirtti. İşin bu kısımları kamuoyunda tartışılıyor. Herkes, herkesim kendince önemli gördüğü hususu öne çıkarmaya çalışıyor. Bakanlığın yaptığı, yapmak istediği işin bir boyutu. Diğer taraftan bakanlığın yaptığına destek sunanlar, sunmak isteyenler var. Bazıları yapılanları doğru buluyor bazıları eksik buluyor. Bir de yapılan ve yapılacak her düzenlemeye muhalefet eden, edecek olan ve etmek isteyen bir kesim var. Bunların da önemli bir kısmı yapılanların içeriğinden bağımsız zaten ontolojik olarak karşıtlık içinde. Muhalefet edenlerin diğer bir kısmı ise böyle olmakla birlikte daha stratejik bir muhalefet yürüttüklerini not etmemiz gerekiyor. Her bir tarafın vaziyetini ayrıntılı olarak değerlendirmek hem çok gerekli hem de çok önemli. Çünkü tüm bu kesimlerin sözleri ve eylemleri alan kavrayışımıza ilişkin bütünlüklü bir fotoğraf sunuyor. Geldiğimiz noktada belirtmemiz gereken husus da MEB’in yaptığı düzenlemeden çok daha fazla kritik görünüm arz eden şey bu bütünlüklü fotoğraf.

Bütünlüklü fotoğraf çok temel bir uzlaşı zemininin altını çiziyor. Hem MEB hem de MEB’e destek sunanlar ve muhalefet edenler; devlet eliyle yürütülecek bir eğitim-öğretim faaliyetinin merkeziyetçi, hiyerarşik, ideolojik-politik karakterinde tuhaflık görmüyorlar ve çok daha önemlisi bu faaliyetin içinde gerçekleştiği ekonomi-politik gerçeklikten bağımsız olarak steril bir alanda yürütülmesini, yürütülebileceği iddiasını da olağan karşılıyorlar. Bunun pekala makul, pekala mantıklı ve pekala uygulanabilir olduğunu düşünüyorlar. Bugüne kadar olmayışını ise bazıları ihanet, bazıları da bir türlü uygun kıvamın bulunamayışı olarak değerlendiriyor. Modern devletin, iktidarın, devlet-toplum ilişkisinin, sosyal, siyasal, ekonomik düzenin vs. gibi temel unsurların hepsini herhangi bir sorun yokmuş gibi, bütün bu alanların eğitim-öğretim alanının kaderini doğrudan belirlediğini görmezden gelerek dar ve sınırlı bir alanda top çevirmeye razı geleceğiz. Birilerinin bilerek veya bilmeyerek bizi yönlendirdiği bu dar alanda eğitimin içeriğinin ne olacağına ilişkin sembolik bir takım vurgular eşliğinde tozu dumana katmayı bir eğitim tartışması ve Türkiye’nin yarınları için destansı bir mücadele olarak düşüneceğiz. 

Bu vesileyle birkaç hususun altını çizmekte yarar görüyorum. Birincisi sanırım anlamlı ve Türkiye’nin şu anda yürüttüğü şekilde alanla sınırlı bir müfredat tartışması yürütülebilmesi için öncelikle mevcut sancılı modernleşme hikayesini ve hafızasını önemli oranda sağaltmış olması gerekiyor. Yani bu noktada hem düşüncesi hem de uygulaması üzerinde blokaj oluşturan bu yaşanmışlığı özgüvenli ve derinlikli bir eleştirellikle yarını ifsad eden bir vaziyetten çıkarma hüneri gösterebilmesiyle mümkündü. Yetmez aynı zamanda birbirine düşmüş, birbirinin bizatihi varlığını sorun eden toplumsal kesimlerin asgari müştereklerde buluşacakları bir vasatın tesis edilmesi de zaruri olarak önümüzdedir. Bırakın mevcutta müşterekler oluşturmayı ortak bir gelecek tasavvurundan da mahrum olduğumuz bir hengamede müfredatın kültür savaşlarının bir enstrümanı olmaktan öte bir anlam taşıyamayacağı açıktır. Nitekim mevcut müfredat ve tetiklediği tartışma hem bu tarihsel hafızanın bütün kronik hastalıklarıyla yüklü hem de ülke olarak ortak bir noktada olmaktan uzak olduğumuzu bütün boyutlarıyla yeniden göstermiştir.

İkinci çok önemli husus müfredat mevzusu bir mühendislik faaliyeti olmanın ötesinde genel bir hayat organizasyonunun uyumlu parçası olarak ele alınabilirse ancak anlamlı olabilir. Aksi taktirde hayat organizasyonunun neliğini belirleyecek merkez olarak belirlendiğinde veya düşünüldüğünde bu en iyimser ifade ile denklemin tersyüz edilmesi demektir. Müfredat düzenlemenizi destekleyen hayat dayanaklarından yoksunsanız, akıp giden hayatta canlı, dirençli yapılarınız, ilişkileriniz yoksa yaptığınız iş havanda su dövmekten öte anlam taşımayacaktır. 

Üçüncüsü okullarda yürüttüğümüz eğitim-öğretim faaliyeti toplum olarak, ülke olarak yürüttüğümüz genel-yaygın eğitimin bir parçası olduğunu unutmamamız gerekliliğidir. Mevcut okul düzeneği ülkemizde de olduğu gibi tarihsel olarak bütünlüklü bir toplumsal dönüşümün parçası olarak konumlandırılmıştır. Örneğin Cumhuriyetle birlikte yapısal dönüşümlere gidilmiş, devlet-toplum ilişkisi dönüştürülmüş, yasal dayanaklar bütün mantık ve kurgusuyla yeniden düzenlenmiş, alternatif bilgi ve kurumsal yapılar tasfiye edilerek tekel oluşturulmuş, dile müdahaleden tarih yazımına, kıyafet düzenlemelerinden ekonomi-politiğe kadar birbirini besleyen-destekleyen köklü düzenlemelere gidilmiştir. Müfredat düzenlemesi de veya eğitim-öğretim faaliyeti de bu büyük yeniden düzenlemenin içine yerleştirilmiş ve bu düzenlemenin enstrümanı olarak konumlandırılmıştır. Açıkça toplum mühendisliği denilebilecek bu yaşanmışlık bütün hasılası ile önümüzdedir ve en az hanesine yazılan başarı kadar büyük başarısızlıklarla yüklüdür. Nitekim eğitim alanında bitmeyen mücadeleler, tartışmalar, arayışlar meşruiyetlerini de bu başarısızlıktan alırlar. Burada müfredat değişiklikliğinin toplumu yeniden devletin ideolojik-politik mühendislik alanına çevirecek daha büyük düzenlemelerin içine oturtulmasına yönelik bir talebi dillendirmiyorum. Yaptığımız tartışmanın, yaptığımız düzenlemenin bu mühendislik alanının çok dar bir lokasyonunda yürütüldüğü gerçeğinin altını çizmeye çalışıyorum. Bu alan o kadar dar ve etkisiz ki yaptığınız düzenlemeyi anlamsızlaştırıyor, su üzerine yazı yazma gibi beyhude bir girişime dönüştürüyor. 

Devlet, iktidar odaklı hiyerarşik bir operasyon mantığından kurtulmamız gerekiyor. Türkiye’nin normalleşmesi anlamsız tespit olarak değerlendirilemez. Türkiye’nin ne olduğu, nereye gideceği toplumun sivil unsurlarının rafine performanslarıyla şekillenecek bir şey. Bürokrasinin düzenlemelerinden kurtuluş beklemek, onun kendisine istikamet tayin etmesini, güzergahı belirleyip gerekli düzenlemeleri yapmasını beklemek zaten basit bir uyum aparatı olmanın ötesinde anlam taşımadığını itiraf etmektir. Bütün bu tarihsel-toplumsal hafızayı Türkiye’de her şeyi anlamsız bir abartıya teslim ediyor. Herşey taşıdığı anlamdan, gördüğü işlevden fazla bir etki oluşturuyor. Çünkü gerçekten neyin ne olduğundan ziyade yerleşik ilişki ağının, güç ilişkilerinin içinde taşıdığı açık ve örtük işlev nedeniyle büyük bir abartıyla haleleniyor. Müfredat mevzusu da bunlardan birisi. Sakallı Celal’in ibretlik hikayesi malum. Ankara Lisesi’nde müdür iken MEB’den resmi yazı gelir. Yazıda ülkenin yetişmiş adama ihtiyacı olduğu belirtilmekte ve kendisinden son ve sondan bir önceki sınıf öğrencilerini mezun etmesi talep edilmektedir. Bunun için de bitirme sınavlarında öğrencilere “yardım edilmesi” istenmektedir. “Ankara Lisesi boyacı küpü değildir” diyerek red ve istifa eder Sakallı Celal. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi bizzat arar, durumu anlatır, ihtiyacı anlatır, arkadaşlıklarının hatırına istifasını geri almasını ister. Sakallı Celal’in tarihi cevabı: “Bak Hamdullah, Meşrutiyet ilân ettik olmadı, Cumhuriyet’i getirdik yine olmadı. Bir de ciddiyeti denemeye ne dersin?”

Müfredat da ülkemizde “boyacı küpü” gibi algılanıyor. Zannediliyor ki içine daldırıp çıkartınca müfredatın rengi neyse onunla muhatap olan da ona dönüşecek. Bu kadar naif bu kadar yüzeysel bir eğitim kavrayışı olabilir mi?Elbette ülkede bir müfredat düzenlemesi yapılabilir. Elbette müfredat üzerinde tartışmalar, itirazlar, eleştiriler dile gelebilir. Elbette müfredat düzenlemelerinde değişikliğe gidilebilir. Elbette bir şeyler eklenebilir bazı şeyler çıkarılabilir. Ancak bütün bunların anlamlı olacağı bir bağlam var ve o bağlamı gözetmeyen her arayış ve tartışma Türkiye aleyhine bir tartışmadır. Benim kanaatim mevcut tartışma Türkiye’yi kendi gerçekliğiyle yüzleştirmeyen tersine kendi gerçekliğinden uzaklaştıran, kendi gerçekliğiyle yüzleşmemesi için adeta çabalayan bir tartışma. Bu tartışmanın eğitim kavrayışı çok problemli. Hayatı, hayatın sert ve belirleyici dinamiğini etkisiz bir okul mekanizması altında görünmez kılan bir kavrayış. Hayattan kopartan, yalıtan ve adeta bürokrasinin basit bir uzantısına çeviren öldürücü bir kavrayış. Bu açıdan müfredat tartışmasında MEB’in paylaştığı düzenlemenin içeriğinde “şu var şu yok” veya “şu iyi şu kötü” gibi bir alanda bakışımızı, odağımızı yitirmek yerine eğitim-öğretim alanının ne olduğunu, nerede nasıl icra edildiğini gözeten ve müfredat mevzusunu da bu büzleme yerleştirip tartışan bir duruşa ihtiyacımız var. Ciddi olmakta yarar var zira bu işler zannedildiği gibi “boyacı küpü” mantığıyla olacak işler değil.

Abdulbaki DEĞER

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Whatsapp Destek
1
Whatsapp Destek Hattı
Üyelik işlemleri için Whatsapp iletişim hattımız