Ah Hermes! Ne senle ne de Sensiz

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
30.06.2017
A+
A-

Gündem çok yoğun. Siyaset kazanı öyle yanmaya başladı ki gündelik her hadiseyi yüksek kalorili bir yakıta dönüştürüyor. Sıcak tartışmaların dışına çıkarak Türkiye siyasetinin ana dokusunu konu edinmek bana daha makul görünüyor. Çünkü sıcak tartışma üzerinden açığa çıkan eylemlilik, anlamını dile geldiği tarihsel-toplumsal bağlamdan alıyor. Bu bağlamın öncüllerini, önermelerini, şifrelerini, anlam haritasını sorgulamadan ne bugünü anlayabiliriz ne de birbirimizi anlayabiliriz. Sorgulamayı klişelere-ezberlere yaslamadan günümüze ve inşa edilecek yarınımıza ışık tutacağının bilincinde  olarak yürütmeliyiz. Aksi durumda yaşananları anlamlandıramayacağımız gibi yaşanabilir bir yarınımızın sürekli ertelenmesi olacak. Nitekim bugünümüz dünün yaşanabilir kılınamamış yarınıydı. 
Gündemden düşmeyen “Anayasa”, “Kürt Sorunu”, “Alevilik” vs. gibi tüm başlıklar, öncelikle yaşanmışlığa ilişkin sahici kavrayışa ve toplumun çoğul yapısını taşıyabilecek zamanın ruhuna uygun bir yarın inşa etme iradesine yaslanmadıkları için hala gündemimizdeler. Her aktörün kendisini merkeze alarak yaptığı okuma tarihin önümüze getirdiği arızalı ilişkiyi beslemekte ve toplumun mesafe alışını zorlaştırmaktadır. Oysa yüzleşilmesi gereken tablo karşımızda duruyor. Birincisi, bir aktörün talep ve beklentilerini karşılayacak streil, homojen bir mekanımız ve nüfusumuz yok. İkincisi, bir aktörün talep ve beklentileri doğrultusunda mekanın ve nüfusun steril, homojen hale getirilmesinin imkanı yok. Üçüncüsü, karşımızda sabit, steril kalmayı başarabilecek bir aktör de yok. Yani kimsenin kendi başına, kendisine ait ve değişmeden kendisi olarak kalabileceği bir düzlem yok. Bunun olmayışı bir yanlışlıktan, bir eksiklikten kaynaklanmıyor.
Önceki dönemlerde belirli aktörlerin iktidar düzenlemeleri üzerinden hakimiyet tesis edip, diğer unsurları kendi çeperlerinde biryerlere konumlandırdıkları oldu. Pekçok kesim ikincil pozisyonlara itildi, kapatıldı, periferiye püskürtüldü vs. Ancak bugün ikincil bir konuma rıza gösterecek ne kimse var ne de bunu güç ilişkileriyle başarabilecek bir iktidar düzeneği mevcut.
Karşı karşıya olduğumuz gerçek şu: Türkiye coğrafyasında yaşayan herkesin rızasını alacak, herkesi ikna edecek, kuşatacak, bu toplumun bir parçası kılacak politikaları hayata geçirmek. Kimseyi kendi kimliğinden zorla vazgeçirebilecek, Türkiye sınırlarının dışına çıkarabilecek bir mekanizma yok. Bir arada yaşamak kaçamayacığımız bir kader. Ama bir aradalığı nasıl yaşayacağımızın ucu açık. Nasıl bir birliktelik? İşin özü, can alıcı soru bu. Hatırı sayılır sayıda aktör, hem birlikteliğimizi hem de düne kadar birlikteliğimizin nasıllığına ilişkin kurulan düzeni ilelebet tutsağı olduğumuz bir kader zannediyor. Bu kadere karşı çıkan bazı aktörler ise dünün ötekini yok sayan benmerkezciliğini gelecekte inşa etmek için uğraşan neo-statükocu pozisyonda. Kimisi bugüne aşınan dünü öneriyor kimisi çözülen dünün ruhunu-zihniyetini yarına giydirmeye çalışıyor. Sistemi tartışmak yerine konumu değiştirmek isteği baskın çıkıyor. Oysa tıkanan önermeleri, öncülleri, ötekine karşı konumlanışı ile bu sistemin kendisi. Düzeni, düzeneği, sistemi tartışmak yerine pozisyonumu değiştireceğim talebi günümüz Türkiye’sinde zeminini tüketti. 
Tüketilen zemin ya fark edilmiyor ya da fark edilmek istenmiyor. Aktörlerin yüksek motivasyonlarına baktığımızda sosyolojinin kendisine karşı açılmış bir savaş ile karşılaşıyoruz. Yaşanan realiteyi beğenmeyen, yanlış bulan, operasyona tabi tutan, karantinaya alan bir okuma var. Realitenin çoğulcu yapısını kendi rasyonelitesinde tüketmek isteyen ve başka tür girişimleri yok eden tahakkümcü bir yaklaşım. O kadar benmerkezci, o kadar otoriter, o kadar kendinden emin ki temas kurmak, diyaloga geçmek, tartışmak, müzakere etmek mümkün değil. Oysa hayat kendi gerçekliğini, kontrol edilemezliğini dayatıyor. 
Hayatı hedef alan bu anomali aklıma hep Voltaire’ın Zadig hikayesini getiriyor. Babil’de geçen hikayede halkın gözbebeği Zadig bir baskında sol gözüne aldığı ok ile yaralanır. Gözü ciddi bir şekilde iltihap kapınca ta Memphis’ten hekimlerin hekimi büyük bilgin Hermés çağrılır. Büyük hekim azametine uygun bir kortej ile gelir, Zadig’i muayene eder ve teşhisini geciktirmeden açıklar; göz kurtarılamaz. Hatta gözün kör olacağı zamanı saati ile birlikte açıklar. Şöyle devam eder: “yaralanma sağ gözde olsaydı onu kurtarabilirdim fakat sol gözün tedavisi mümkün değil.” Bütün Babil bir yandan Zadig’in yazgısına ağlarken öte yandan Hermés’in biliminin kesinliğine, derinliğine hayran kalır. Çünkü yara hakkında ayrıntılı ve saatini verecek kadar kesin konuşuyor Hermés. Fakat iki gün sonra Zadig’in gözündeki şişlik iner ve yara kendiliğinden iyileşir. Bunu duyan Hermés “Zadig’in Sol Gözünün İyileşmemesi Üzerine” adlı kalın bir kitap yazar. 
Bizde de Hermés kes(k)inliğinde o kadar çok aktör var ki. Göz iyileşmiş artık, yapılması gereken olanın niçin olmaması gerektiğini savunmak değil olanın niçin olduğunu anlamaya çalışmak olmalı. Türkiye’de de halen yaşananları görmeyip yaşanmamış olanın niçin olacağı üzerine hem kendisini hem de bizi inançla ikna etmeye çalışanlar var. Doğrusu şuan ne onlarla oluyor ne de onlarsız. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.